<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-31421665</id><updated>2011-08-05T12:39:52.748+03:00</updated><title type='text'>Ahmet</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17388029906841018101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SQq2HkQQAiI/AAAAAAAAABQ/r_MFti2Czz4/S220/STP60868.JPG'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>32</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31421665.post-7581539540483949405</id><published>2011-08-05T12:39:00.001+03:00</published><updated>2011-08-05T12:39:52.757+03:00</updated><title type='text'>garip ç.</title><content type='html'>Akşama doğru eve döndüğümde artık enerjim kalmamıştı. Elbiselerimi değiştirmeden öylece kendimi yatağa atabildim. Hava sıcaktı ama ben gittikçe terliyordum ve ateşim yükseliyordu. Gün içerisinde aldığım ateş düşürücüler sanırım etkisini kaybediyordu. Hafiften üşümeye başladım ki üzerimi örtmek durumunda kaldım ama bu da  terlememi artıyordu. Halsizlikten neredeyse yerde sürünerek kalktım, kendime soğuk tamponlar hazırladım. Yatağa geri dönüp her tarafımı bu tamponlarla bezedim, ateşimi düşürememiştim ama en azından daha fazla yükselmesinin önüne geçtiğimi hissediyordum. Hissediyordum çünkü ölçemiyordum, evdeki ateşölçeri arayacak takat yoktu artık bende. Derken sızmışım.&lt;br /&gt;Uyandığımda saatler geçmiş olacağını düşünüyordum ama henüz güneş batmamıştı bile. Ateşim hala yüksekti, soğuk tamponları ters çevirerek daha soğuk olan taraflarını kullanmaya karar verdim. Yeni tamponlar hazırlayacak durumda değildim. Bir de acıkmıştım, ancak aç olmama rağmen yemek yiyecek mecalim de yoktu. Neyse ki, başucuma önceden bir şişe su koymuştum ki en azından su içebiliyordum. Çok geçmeden yeniden uykuya daldım.&lt;br /&gt;Gece boyu ateşler içinde ama her seferinde üşümekten üzerimdeki örtüye daha sıkı sarılarak bir uyandım bir uyudum. Bir kaç kez tamponları yine sürünerek yenilemek zorunda kaldım. Yine de ateşi düşüremiyorum ama çabam devam ediyordu.&lt;br /&gt;Ertesi sabah uyandığımda ateşimi biraz olsun düşürebildiğimi fark ettim. Bu da kalkıp kendime kahvaltı hazırlama gücü bulmamı sağladı. Önceki akşamdan aç olmama rağmen ancak bir kahve içip bir haşlanmış yumurta yiyebildim. En azından ilaç içebilecek kadar tokluk sağlamıştım kendime. Tüm günü evde uzanarak, ateşimin daha da düşmesini bekleyerek, enerjimi toparlamaya çalışarak ve hafiften başlayan boğaz ağrımın ağırlaşmasını ummayarak geçirdim.&lt;br /&gt;Ertesi gün boğaz ağrım ağırlaştı. Evden çıkacak gücü de kendimde bulunca doktora görünmeye karar verdim. Doktor boğazımı görür görmez yüzünü ekşiterek “Ne yaptın sen buna” dedi. “Çok mu kötü?” soruma yüzünü daha da ekşiterek yanıt verdi. Bir hafta kullanmam gereken bir kaç ilaç verdi. Bir hafta sonunda bir tüp binlik antiyotiği bitirdiğimde kendimi fena hissetmiyordum.&lt;br /&gt;Aradan kendimi fena hissetmediğim iki günün ardından boğaz ağrısı yeniden başladı. Yeniden doktora göründüm. Doktor bu sefer “tedavi yetersiz kalmış” dedi. İki tüp binlik antibiyotik elimde eve yollandım. Bir kaç gün ilaçları günlük dozunu artırarak kullandım. Kullandığım süre boyunca kendimi uyuşuk, halsiz hissetmekten kendimi alamadım. Ama nihayetinde iyileştiğime kanaat getirdim.&lt;br /&gt;O akşama doğru eve enerji seviyem düşüyor olmasına rağmen ulaşmaya çalışırken başıma tüm bunların geleceğini biliyordum, adım gibi emindim. Hiç itiraz etmedim, “keşke olmasaydı” demedim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31421665-7581539540483949405?l=ahmetatacan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/feeds/7581539540483949405/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31421665&amp;postID=7581539540483949405' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/7581539540483949405'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/7581539540483949405'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/2011/08/garip-c.html' title='garip ç.'/><author><name>Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17388029906841018101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SQq2HkQQAiI/AAAAAAAAABQ/r_MFti2Czz4/S220/STP60868.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31421665.post-4311844693401953444</id><published>2010-06-05T22:29:00.002+03:00</published><updated>2010-06-05T22:32:35.066+03:00</updated><title type='text'>Moda</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/TAqmRKHZ1aI/AAAAAAAAAD0/1rBMmD5jNt0/s1600/dsc00272-fkskax5i.jpeg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/TAqmRKHZ1aI/AAAAAAAAAD0/1rBMmD5jNt0/s320/dsc00272-fkskax5i.jpeg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5479374710353024418" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Elindeki sopayı yüksekçe tutarak,  köpeğinin zıplamasına neden olan adam, tuttu sopayı denize attı. Gözüyle sopayı takip eden köpek hiç düşünmeksizin kendini suya bıraktı. Bilindik köpek yüzüşüyle sopaya kadar yüzdü, sopayı dişleriyle tuttu, gerisin geri yüzemeye devam etti. Atladığı yerden kıyıya çıkamayacağını anlayınca biraz uzağa yüzdü de oradan kıyıya kolayca çıktı. Sopayı adamın eline bıraktı, sonra da yine bilindik köpek silkinişiyle üzerindeki sulardan kurtuldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sırada ben sırtımı gövdesine verdiğim bir ağacın gölgesini başka bir köpekle paylaşmaktaydım. Hava günlük güleçlikti. Sağanak yağmur bekleyen hava durumu bültenlerine itibar etmemiş, dışarıdaki güneşe aldanmış, dışarı atmıştım kendimi. Ayaklarım beni Moda sahiline götürmüştü. Etraf oldukça kalabalıktı. Bu kalabalığın arasında sanırım gölgesinde uzanan köpekten olsa gerek bir ağaç altı boş duruyordu. Yavaşça oraya seyirttim. Geldiğimi gören köpek başını usulca kaldırdı, sonra sanki ben yokmuşum gibi pineklemesine devam etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağımda Moda İskelesi, solumda Kalamış Marinası, önümde Marmara Denizi, üstünde kendini rüzgara bırakmış yelkenler ve en nihayetinde uzaklarda Kınalıada ile enfes bir manzara beni bekliyordu. Burası İstanbul’un en sevdiğim köşelerinden biriydi. İnsana kendisini iyi hissettiren yerlerdendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çantamdan geç tanıştığıma hayıflandığım karşıki adaların yazarı Sait Faik’in kitabını çıkardım. Bana öyle geliyordu ki, iyi insanlarla nedense hep geç tanışıyordum sanki. Sahile inmeden hemen önce büfeden aldığım şişelerin birini açtım. Buz gibiydi. Moda teras’tan hafiften müzik sesi duyuluyordu. Keyfim yerine gelmişti. Evden çıkarkenki ruh halimden eser yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka bir köpek daha altında bulunduğum ağacın gölgesine geldi. Bunu gören yanımdaki köpek hemen ayağa fırladı. Bir güzel hırladı. Hırladığı köpek hiç oralı olmadı, dönüp bir bakmadı bile. Kendisini palas pandıras çimin üzerine bıraktı. Bunu gören hırlayan köpek durdu, uzun uzun yatan köpeğe baktı. Ben de ayaktaki köpeğin boynunu şöyle bir sıvazladım, “sakin ol şampiyon” dedim. Köpek yüzüme baktı, sonra usul adımlarla uzaklaştı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31421665-4311844693401953444?l=ahmetatacan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/feeds/4311844693401953444/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31421665&amp;postID=4311844693401953444' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/4311844693401953444'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/4311844693401953444'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/2010/06/moda.html' title='Moda'/><author><name>Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17388029906841018101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SQq2HkQQAiI/AAAAAAAAABQ/r_MFti2Czz4/S220/STP60868.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/TAqmRKHZ1aI/AAAAAAAAAD0/1rBMmD5jNt0/s72-c/dsc00272-fkskax5i.jpeg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31421665.post-6118439574527865193</id><published>2010-05-02T19:46:00.002+03:00</published><updated>2010-05-02T19:48:07.194+03:00</updated><title type='text'>Kekova</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/S92swecNrfI/AAAAAAAAADs/d-vLTdxN6CM/s1600/68.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 213px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/S92swecNrfI/AAAAAAAAADs/d-vLTdxN6CM/s320/68.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5466715471502749170" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Güneş batıdan inmeye başlamıştı. Hava kararmak üzereydi. Kaybolduktan sonra uzun uğraşlar sonunda, biraz da içgüdülere güvenerek bir dere yatağından denize ulaşmaya çalışmış, sonunda da denize ulaşıp kaybettiğimiz yolu bulmuştuk. Derecesiz bir yorgunluk vardı üzerimizde ancak karanlığa kalmadan kamp yerine ulaşmamız için durmaksızın yürümemiz gerekiyordu. Nihayet uzaktan kamp kuracağımız çakıllı koyu görünce yüzümüze de inceden bir gülümseme oturdu.Çadırları kurup da kamp ateşini yaktığımızda dalgaların sesi de hafiften fon yarattığında her kampın ardından söylediğim gibi "iyi ki gelmişim" dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derler ki, İsmet İnönü Meis adasına türk tarafından bakınca "bu kadar yakın olduğunu bilseydim, burayı almak için daha çok uğraşırdım" demiş. İnönü'nün meis'e baktığı yer ile meis adası öylesine bir şekil oluşturmuşlar ki aralarında, meis adası "göz"e, meis'e bakılan yer ise "kaş"a benzermiş. İşte o Kaş'a önceki hafta sonu ulaştık. Amacımız Fethiye'den başlayıp Antalya'da sona eren ve tarihte Likya şehirlerini birbirine bağlayan yaklaşık beşyüz kilometrelik Likya Yolu'nun Demre ile Kekova arasında kalan bölümünde yürümek. yorucu otobüs yolculuğunun ardından sırt çantalarıyla yürüyüşe başladığımızda yeni yerleri keşfetmenin çocuksu heyecanıyla doluyduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci gün yürümeye koyulduğumuzda yol üzerinde göreceğimiz enfes manzaralardan habersizdik. Doğa ve deniz öylesine uyumlu bir şekilde güzellikler ortaya koyuyorlardı ki, insanın başı dönüyordu. Daha da çok güzellik görmenin bencilliğiyle yürüyorduk. Ta ki vücutlarımız artık sıcaktan, susuzluktan ve gün boyu yürümeden sıkıntı yaratıncaya kadar. Artık yürüyemez olunca da bir deniz motoruyla geceyi konaklayacağımız aperlai'ye giderken doğayı bir de denizden görmenin mutluluğunu yaşadık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aperlai denen yer, antik bir likya kentinin bulunduğu yer. en rahat ulaşım deniz yoluyla yapılıyor. deniz yolunu tercih edilmezse en yakın yerleşim yerine yaklaşık dört saatte yürüyerek ulaşıyorsunuz. Aperlai antik kenti bir sit alanı olmasına rağmen maalesef burada o antik kentten görülecek pek bir şey kalmamış. Ancak buradaki doğal güzellikler insanı kendisine aşık edecek türdendir. Elektriğin güneş panellerinden, suyun ise yağmur suyu depolarından elde edildiği ve topu topu sekiz nüfusun yaşadığı bu yerde konaklamak ise açıkçası masal tadındaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi gün aperlai ile en yakın yerleşim yeri olan üçağız arasında yürüyüşümüzü yine baş döndürücü güzellikleri geride bırakarak tamamladık. Grubumuz dönüş yoluna geçtiğimizde likya yolu'nun fethiye dolaylarında kalan kısmı için sonbahar'da bir program yapmaya başlamıştı bile. Ben ise likya yolu'nu baştan sona, fethiye'yen antalya'ya yürüyerek tamamlamayı "ölmeden önce yapılacaklar listem"e eklemiştim bile.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31421665-6118439574527865193?l=ahmetatacan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/feeds/6118439574527865193/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31421665&amp;postID=6118439574527865193' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/6118439574527865193'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/6118439574527865193'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/2010/05/kekova.html' title='Kekova'/><author><name>Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17388029906841018101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SQq2HkQQAiI/AAAAAAAAABQ/r_MFti2Czz4/S220/STP60868.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/S92swecNrfI/AAAAAAAAADs/d-vLTdxN6CM/s72-c/68.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31421665.post-7087801709455050842</id><published>2010-04-09T17:50:00.002+03:00</published><updated>2010-04-09T18:09:32.022+03:00</updated><title type='text'>hörmın</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/S79DFjQEGdI/AAAAAAAAADk/86X6xTpLI9M/s1600/DSC00779.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/S79DFjQEGdI/AAAAAAAAADk/86X6xTpLI9M/s320/DSC00779.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5458155036037355986" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Doksanbeş yılının yazıydı. Fen lisesine giriş sınavlarına katılmış, sonrasında Adana Fen Lisesi’ni kazanmıştım. Sınav sonucundan hemen sonra Ankara’da bulunan özel bir liseden de davet almıştım. Bu durum ailemde tereddüt yarattı. Hangisinin geleceğim için daha iyi olacağı konusunda fikir birliğine varamayan ailem, sonunda, Ankara’ya gidip oradaki okulu görmeyi, yetkililerle görüşmeyi, sonrasında hangisini tercih edeceğimize karar vermemizin uygun olduğunu düşündü. Ben de abimle birlikte kayıtların başladığı ikinci gün Ankara’ya ulaştık. İyi ki de ikinci gün ulaştık. Zira özel eğitim kurumunun fen lisesi bölümüne burslu öğrenciler için ayrılan kontenjan ilk günden dolmuştu. İkinci gün geldiğimizden bizim için fen lisesi bölümünde değil ama anadolu lisesi bölümünde kontenjan olduğu bildirildi. Kafam karışıktı, Ankara çok uzaktı, burada okumaya karar verirsem sadece yarıyıl ve yaz tatillerinde memleketime ve aileme giderdim. Tanıdığım insanlar yoktu, yeni insanlarla tanışmak gerekti. Adana’da ise anadolu lisesinden tanıdığım insanlar olacaktı. Ve hepsinden öte Erman olacaktı. Erman’la ilkokul beşinci sınıfa giderken atılım dershanesinde başlayan arkadaşlığımız anadolu lisesi’ni birlikte kazanıp aynı sınıfta okumaya başlayınca dostluğa dönüşmüştü. Abimi kenara çektim. Geri dönelim, dedim. Adana’ya gidelim, dedim. Abim, peki, dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babam Ermanları aradı. Onlar Adana Fen Lisesine kayıt yaptırmışlardı bile(Onun okul numarasının benimkinden önde olmasının sebebi budur.) Ben de abimle ertesi gün Adana'ya geldik. Kaydımızı yapırdık. Kayıt olurken de müdür yardımcısı mahmut dündar’a erman'ın ismini verdik ve aynı sınıfa kayıt olmamızı istedik. O da o işi halletti. Anadolu lisesinden sonra fen lisesinde de erman'la aynı sınıfta buluşmuştuk. Mutluydum. Okulun başlamasının hemen öncesi Pazar günü adana fen lisesi yatakhanesine yerleştik. Ermanla aynı odadaydık. Aynı ranzadaydık. Odaya yerleştikten hemen sonra okulu tanımak maksadıyla bahçeye çıktığımda yanıma uzun boyuyla hemen fark edilen birisi geldi. Sonrasında adının volkan olduğunu öğreneceğim ve sıkı mı sıkı bir dostluğa sahip olacağım bu şahıs bir arkadaşıyla ayrı sınıflara düşmüşlerdi. Acaba onunla yer değiştirebilir miyim diye sormak istemişti. Bu duruma göre ben a sınıfı yerine d sınıfına gitmeliydim. Hiç düşünmeden reddettim. Olmaz, benim a sınıfında arkadaşım var dedim, Sevgili dostum volkan’la ilk buluşmamız bu şekildeydi. O zamanlar benim için ne düşündü bilmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fen lisesi, benim için, erman için ve sanıyorum fen lisesinde yatılı kalan herkes için hayatlarının en önemli dönüm noktalarındandır. Ergenlik dönemiyle birlikte kişiliğin, karakterin oturduğu bu dönemlerde kurulan dostluklar öylesine sağlam temellere dayanmıştır ki, aradan onbeş yıl geçse de bugün hala ilk günkü gibi sıcaktır. O yıllarda erman’la olan ilişkimiz dostluktan kardeşliğe evriliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonrasında ortaöğretim başarı puanı için fen lisesinden ayrılıp iskenderun’da düz liseye geçtiğimizde de birlikteydik erman’la. Yine aynı sınıftaydık. Aynı dersanedeydik. Tesadüf müdür, sanıyorum kader değildir, aynı üniversiteyi de kazandık. Bu sefer fark vardı ama, aynı bölümde değildik. Aynı yurtta farklı odalarda kaldık. Ben dayanamadım, ermanın odasına geçtim. Sonra aynı eve çıktık sevgili dostum emre'yi de yanımıza alarak. İlişkimiz, kardeşlikten kardeşten ileriye evriliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mezun olunca işler değişti. Kariyer denen meret aramıza girdi, o yolunu yurtdışında çizdi,  bense şansımı istanbul’da aradım. Artık daha seyrek görüşüyorduk. Ancak her görüştüğümüzde de daha dün görüşmüşçesine sıcaktı muhabbetimiz. İlişkimiz kardeşten ileriden “o benim kanım değil, o benim canım” noktasına evriliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili dostum ermanı yirmi yıl önce tanıdım. Arada kavgalarımız oldu, birbirimize küstük, darıldık, bazen yüzümüze söyleyemediklerimizi içimizden söyledik, bazen yüzümüze de söyledik. Ama dostluğumuz kesilmedi; kimseye söyleyemediklerimizi, sırlarımızı, aşklarımızı, acılarımızı birbirimize anlattık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili dostum erman geçtiğimiz hafta sonu evlendi. Daldan uçtu. Ve iyi ki de uçtu. Gayet mutluydu, keyifliydi. Sevgili yengem gayet mutluydu, keyifliydi. Birbirlerine yakışıyorlardı. Onları öyle görünce garip bir sevinç yaşadım. Hopladım, zıpladım, oynadım. Sonra enteresan bir şey de oldu. Sevgili dostum emre’yle dışarıda hava alırken erman'la yaşanan yirmi yılı düşündüm. Gözüme toz kaçtı, gözlerim sulandı, baktım gözüne toz kaçan sadece ben değilim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen içeri girdim, ermanı ve yelizi gördüm, tekrar sevinç kapladı içimi. Ermanla ilişkimiz “o benim kanım değil, o benim canım”dan isimlendiremeyeceğim bir noktaya doğru evriliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendisini ve yelizi tekrar tebrik ediyorum. Mutluluklarının ilk günkü kadar taze kalması ümidiyle...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31421665-7087801709455050842?l=ahmetatacan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/feeds/7087801709455050842/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31421665&amp;postID=7087801709455050842' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/7087801709455050842'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/7087801709455050842'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/2010/04/hormn.html' title='hörmın'/><author><name>Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17388029906841018101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SQq2HkQQAiI/AAAAAAAAABQ/r_MFti2Czz4/S220/STP60868.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/S79DFjQEGdI/AAAAAAAAADk/86X6xTpLI9M/s72-c/DSC00779.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31421665.post-4457326274970371086</id><published>2010-02-10T11:02:00.004+02:00</published><updated>2010-04-05T18:07:53.568+03:00</updated><title type='text'>Kar</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/S7n8u7mOxtI/AAAAAAAAADc/QTd0sdkTlxU/s1600/CIMG1250.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/S7n8u7mOxtI/AAAAAAAAADc/QTd0sdkTlxU/s320/CIMG1250.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5456670306738292434" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Beni yakından tanıyanlar bilirler ki karsever biri değilimdir. Karsever biri olmamam için bir sürü sebep sıralayabilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birincisi, ilk gençlik yıllarına kadar olan yaşamını “yalnız ve güzel ülke”min güneyinde geçirmiş ve oradan hiç çıkmamış biriyim. Amanos dağlarının tepelerindeki krema görünümlü olanları saymazsak kar görmemiştim Ankara’yı görene dek. Sene doksan sekizdi. Güneyde sımsıcak bir yazı geride bırakarak sonraki beş yılımı geçireceğim Ankara’ya ulaşmıştım. Ankara’nın havası bir başkaydı. Griydi ve boğucuydu. Yanlış hatırlamıyorsam Aralık ayının ortasıydı. Hava alışık olmadığım derecede soğuktu. Derken akşam vakti, gökten usul usul kar yağmaya başladı. Benim gibi ilk kez kar yağışını tecrübe edenler kendilerini dışarı attılar. Bir mutluluk halinde saçlarının kardan ağarmasını gördüler. Eşi dostu telefonla arayıp, “heyyy! burda kar yağıyor yaw” diye haber salıp da mutluluğumuzu paylaşmıştık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkincisi, kar aslında gayet sinsi bir yağıştır. Bunu anlamam geç olmadı. Benim gibi yağmura alışık olanlar yağıştan sonra yağışa dair iz bulmazlar. Nitekim yağmur yağar, sonra su yolunu bulur; deredir, rögardır, kanaldır diyerek ortadan kaybolur. Ama sinsi kar, bir megaloman edasıyla yağdıktan sonra da kendini hissettiriyordu. Ortadan kaybolmuyordu. Hoş, bu durumdan da eğlence çıkarmıştık. Arkadaşın ensesinde kartopu patlatma gayet eğlenceliydi mesela. Nerden bulunduğu bilinmeyen bir merdiveni devrim stadının tribün yolunda sekiz on kişi binip yokuş aşağı kaydırmak, sonrasında bir çam ağacına ya ortadan ya yandan çarpmak, çarptıktan sonra da çil yavrusu gibi sağa sola dağılmak gayet eğlenceliydi. Ama eğlenceli olmayanlar da vardı. Buz üstünde kaymak, sonra ayaklar havada kalçaüstü yere düşmek, düşerken başı sağa sola çarpmak da vardı. Bunları görünce kar konusunda hafiften kıllanma eğilimleri belirdi bende.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçüncüsü, ve kıllanmanın nefrete dönüştüğü mevzu, kar tehlikeliydi. Durduk yere insanın hayatını riske atabilirdi. Ankara’nın soğuk bir kış gününde bölümden ayrılıp eve doğru yollanmıştım. Eve ulaşmam için yüzüncüyıl tarafındaki kapıya doğru katıröldüren yokuşunu tırmanmam, kapıdan çıkmam ve sonrasında yolun sağında kalan arazide bayır aşağı yürümem ve işçi bloklarına ulaşmam gerekiyordu. Katıröldüren yokuşuna vardığımda kar yağışı başlamıştı. Kapıdan çıkıp bayır aşağı yürümeye başladığımda ise tipiye dönüştü. Tipi öylesine keskindi ki, kar taneleri bir kurşun gibi yüzüme gözüme vuruyordu. Önümü görebilmem için gözlerimi kısmam gerekiyordu. Bazen de basbayağı kapamam. Buna rağmen eve bir an evvel ulaşmak için palas pandıras yürüdüm, yürüdüm. Derken kendimi bir kar havuzunun içinde buldum. Neyse ki, derin değildi ama boyuma kadar kar vardı. Hemen ellerimi kullanarak göğsüme kadar olan karı yüzeyden sıvadım. Etrafı daha rahat gördüm böylece. Bir binanın temel kuyusundaydım. Gözlerimi kısa kısa ilerleyince fark etmemişim demek ki ve hop diye düşmüşüm. Gülsem mi ağlasam mı anlamadım. Bu kuyudan tek başıma çıkmam için basbayağı uğraşmam gerekecekti. Neyse ki, benim peşimden gelen saygıdeğer bir dostum benim birden ortadan kaybolmamdan işkillenmişti de ağır ağır ilerleyerek beni bulmuştu. Küfürlü kahkahalar eşliğinde kuyudan çıkmıştım da eve varmıştım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu yukarıda saydığım sebeplerden dolayı çoğu insanın aksine kardan hazzetmem. Bu sebeple pek çok dostumun ısrarla davet ettikleri kayak, snowboard gibi etkinliklere katılmayı istemedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz haftasonu daha önce buraya kışın da gelmeliyiz dediğimiz (http://ahmetatacan.blogspot.com/2009/10/tarakl-goynuk-cubuk-golu-mudurnu-abant.html) Abant’ta kar yürüyüşü teklifini nedense kabul ettim. Panoramik manzara zaten güzeldi de buz tutan gölü ve yağan karla birlikte büyüleyici seviyesine yükselmişti. Büyüyü yaratan sanırım kardı. ve kara karşı olan nefretim bir nebze de olsa azaldı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31421665-4457326274970371086?l=ahmetatacan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/feeds/4457326274970371086/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31421665&amp;postID=4457326274970371086' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/4457326274970371086'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/4457326274970371086'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/2010/02/beni-yakndan-tanyanlar-bilirler-ki.html' title='Kar'/><author><name>Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17388029906841018101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SQq2HkQQAiI/AAAAAAAAABQ/r_MFti2Czz4/S220/STP60868.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/S7n8u7mOxtI/AAAAAAAAADc/QTd0sdkTlxU/s72-c/CIMG1250.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31421665.post-8154350528859821763</id><published>2009-12-24T16:14:00.003+02:00</published><updated>2009-12-24T23:17:31.548+02:00</updated><title type='text'>Konya</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SzPaVnE52wI/AAAAAAAAADU/O4NvDP44WqQ/s1600-h/PC190256.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SzPaVnE52wI/AAAAAAAAADU/O4NvDP44WqQ/s320/PC190256.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5418914841458498306" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Taht benzeri bir oturağın üzerinde bulunduğundan "ana tanrıça" olduğu düşünülen bir kadın. Kocaman göğüsleri ve kocaman kalçasıyla bereketi simgeliyor olsa gerek. Ve de aynı zamanda bundan sekiz bin yıl öncesinde kadın-erkek eşitliğinin bulunduğu toplumda kadın yönüne kaydığını da gösteriyor olsa gerek. Konya'nın Çumra ilçesinde bulunan Çatalhöyük kazı alanından çıkarılan ana tanrıça heykeli bu. Sekiz bin yıllık olduğunu bilmek nefes kesici.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrılmamızla birlikte adeta gitmemize üzülüp kendini soğuğa, yağmura ve fırtınaya teslim eden İstanbul geride bırakıp, gelişimize adeta sevinip güneşi üzerimizde gezdiren Konya'ya ulaştığımızda saatler henüz haftaiçi mesai saatlerine ulaşmamıştı. Konya'nın göbeği olarak bilinen Alaaddin Tepesi'ne yollandık. Duyduklarım doğruysa, boylu boyunca düzlükte bulunan şehrin bir tepesi olması gerektiği düşüncesiyle Alaaddin Keykubat toprak taşıttırıp bu tepeyi oluşturmuş. Üzerinde kendi adına camisi ve diğer anadolu selçukluları ile birlikte kendisinin de türbesi bulunuyor. Konya'nın tek tepesi bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peşinden Mevlana'nın türbesinin bulunduğu müzeye gittik. Mevlana'nın mistik türbesini ziyaret ettiğimde oluşan hava öylesine garip geldi ki bana kendisi hakkında yetersiz bilgiye sahip olduğuma üzüldüm. Mevlana'nın hayatında derin etkiler bırakan Şems-i Tebrizi hakkında duyduklarımla birlikte kafam öylesine karıştı ki, dönüşümde bu kişiler hakkında bilgi edinmeyi kendime görev addettim. Şems-i Tebrizi'nin türbesinin bulunduğu camiini ziyaret ederken de hatıralar denizinin derinlerinde yer alan lise müdürünü görmem ve unutulmuş mevzulardan bahsetmemiz "dünya o kadar da büyük değil" düşüncesi uyandırdı bende.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğleden sonrasını yazımın hemen başında bahsettiğim ana tanrıçanın heykelinin bulunduğu Çatalhöyük'e ayırdık. Burası heyecan verici bir yer. Sekiz bin yıl öncesinden bir yerleşim yeri. Hala kazı yapılmakta. Buluntular arasında evlerin tabanında çıkan mezarlar enteresan geldi. İnsanlar ölülerini yaşadıkların eve gömmüşler. Ölülere yıllarca önce gösterilen önem dikkat çekici. Oradan ayrıldığımda "sekiz bin yıl nasıl bir süre?" diye düşünürken hayal gücüm tasavvur etmeyi beceremedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam vakti sema törenindeydik. İlk kez canlı ve tamamını izlediğim töreni açıkçası çok beğendim. Ancak semanın gösteriye dönüştürülmesini ayıpladım. Zira, edindiğim bilgilere göre sema, insanın manevi yolculuğudur, nefsini terk etmesi, akıl ve aşkla yücelmesi, olgunluğa erişip kulluğa dönmesidir. Böylesine amacı olan bir törenin gösteri olarak sunulmasını amacına aykırı buldum. Bu, ortaya çıkan gösteriyi de beğenmemle çelişmez. Mezartaşını andıran durumuyla başlarına giydikleri sikke, ellerini omuzlarında çapraz tutarak bir rakamını simgelemeri, giydikleri siyah cübbeyi bir kenara bırakıp kefeni andıran beyaz cübbeleriyle kendi eksenlerinde dönmeleri ve sonrasında siyah cüppelerini giyip gitmeleri izlenmeye değer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gece vakti Konya'da insanların nasıl eğlendiği merakıyla bir iki mekan gezelim istedik. Ancak gelin görün ki, pek fazla mekan bulamadık. Bulduklarımız da tarzımıza pek uygun değildi. Tam umudumuzu yitirmiştik ki, “ella”yı bulduk, pek de güzel eğlendik. Mekandan çıkşta yanlış otele gitmemiz, resepsiyon görevlisinin otele girmemize izin vermesi, üst katlara çıkınca yanlış otele geldiğimizin farkına varmamız, ve sonrasında kendi otelimize yollanmamız gece eğlencesinin üzerinde çilekli sos tadı bıraktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi gün arkeoloji müzesini (antakya arkeoloji müzesiyle nedense karşılaştırma gereği hissettim ve pek fakir buldum.), koyunoğlu müzesini, şehitliği ziyaret etmemizin ardından Beyşehir’e doğru yollandık. Ama önce Antalya tarafına dönüp Tınaztepe mağaralarını görmek istedik. Burası Sığla Gölü’nü besleyen suları araştıran bir grup tarafından bulunmuş. Gezilebilir bin beş yüz metreyi aşan uzunluğuyla Türkiye’nin en uzun mağarası. Mağara içinde yürüyüş yolu, harekete duyarlı aydınlatmalar güvenli. Mağara içinde olsanız da pek öyle tedirgin olmuyorsunuz. Gezdikçe düz bir kayanın akan sularla boydan boya beyazladığını görüyorsunuz. Gezilebilir alanın sonuna geldiğinizde yaklaşık otuz metre yüksekliğinde dev bir mağara gölüyle karşılaşıyorsunuz ki buraya kadar yorulduğunuza değiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ardından Beyşehir’e uğrayıp kısa bir göl kenarı gezintisiyle birlikte Konya’ya geri dönüp, canlı keşmekeşini özlediğimiz İstanbul için havaalanına ulaştık. Yoldayken etli ekmek, tirit,tandırla tatma fırsatı bulduğum Konya mutfağını pek fakir bulduğumu düşündüm. “Nerede bizim oraların çeşitliliği?” derken sarsıla sarsıla inmeye başladık. İstanbul’un bize olan kızgınlığı hala geçmemişti ki, hava pek bir yağmurlu ve fırtınalıydı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31421665-8154350528859821763?l=ahmetatacan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/feeds/8154350528859821763/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31421665&amp;postID=8154350528859821763' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/8154350528859821763'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/8154350528859821763'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/2009/12/konya.html' title='Konya'/><author><name>Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17388029906841018101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SQq2HkQQAiI/AAAAAAAAABQ/r_MFti2Czz4/S220/STP60868.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SzPaVnE52wI/AAAAAAAAADU/O4NvDP44WqQ/s72-c/PC190256.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31421665.post-2546323043687644098</id><published>2009-10-26T10:20:00.002+02:00</published><updated>2009-10-27T17:26:50.559+02:00</updated><title type='text'>Taraklı - Göynük - Çubuk Gölü - Mudurnu - Abant</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SucRKhWRGhI/AAAAAAAAADE/5VPjgOQwcUo/s1600-h/DSC08236.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SucRKhWRGhI/AAAAAAAAADE/5VPjgOQwcUo/s320/DSC08236.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5397301550874958354" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz pazar sabahı çoğumuzun hafta içinde uyandığı saatten de erken uyanıp içimdeki gezi ateşiyle yola koyuldum. İstanbul'dan başlayarak İzmit'te kafileyi tamamlayıp Sapanca'dan Geyve yoluna döndük. Geyve'yi geçip Taraklı'ya geldiğimizde vakit henüz sabah bile sayılırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraklı, anadolunun tarihi evlerini barındıran küçük mü küçük bir ilçe. Bu tarihi evler Safranbolu evlerine benziyor ancak onlardan bir yönüyle ayrılıyor. Safranbolu'dan bu evler özenle korunmuşken buradaki evler bir türlü restore edilememiş. Koruma kapsamında olduğundan bu evlere çivi çakılmasına bile izin verilmiyor ancak restorasyon çalışmaları da pek yavaş ilerliyor. Viran görüntüsünde çıkması bayağı bir vakit alacak gibi görünmekte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraklı'dan sonra yönümüzü Göynük'e döndük. Göynük, tarihi evlere sahip başka bir mekan. Ancak görüntü itibariyle Safranbolu'nun özenli görüntüsü ile Taraklı'nın viran görüntüsü arasında bir yerde. İçinden bir derenin aktığı vadiye kurulmuş küçük mü küçük bir yerleşim yeri. Göynük'ün evlerinden ziyade dikkat çekici özelliği Akşemseddin'in türbesinin burada bulunması. Fatih'in, hocası Akşemseddin için yaptırdığı türbe, bu vakte kadar gördüğüm türbeler arasında pek özenli olarak korunagelmişlerden. Dik bir yamacı tırmanıp tepesine ulaştığınızda tüm Göynük'ü görebileceğiniz Zafer Kulesi'ne ulaşabiliyorsunuz. Burada gördüğüm görüntü karşısında "ulan göynük, sen mi büyüksün, ben mi büyüğüm?" demekten kendimi alamadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göynük'ten yola çıkıp Mudurnu'ya doğru giderken Çubuk Gölü'ne saptık. Çubuk Gölü, yakınlarındaki bir tepeden oluşan heyelanın vadiyi tıkaması sonucu oluşmuş küçük bir göl. Yakın zamanda dizi çekimleri için göle baka bir yamaca beş tane yel değirmeni yapıılmış. Bu haliyle ortaya çıkan görüntü nefes kesici ki insan ömrünü bir bu görüntü eşliğinde bir yel değirmeninde sürdürebilir diye düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğle saatini geçtiğimizi ancak fark edince Mudurnu'ya doğru yollandık. Gelmişken tavukçuluğun memleketinde tavuk yemek istedik, bu sebeple öğle yemeğinde Mudurnu'daydık. Mudurnu, Taraklı ve Göynük'e oranla biraz daha canlı bir yerleşim birimi. Bunda en büyük etkenin buradaki meslek yüksek okulu. Üniversite öğrencilerin bir şehri nasıl değiştirebileceğine tekrar şahit olduk. Bunun ötesinde Mudurnu'da da Taraklı ve Göynük'te gördüğümüz tarihi evleri görmek mümkün. Ancak burada biraz dekore edilerek otele dönüştürülmüş olanlar da mevcut.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yemeğin ardından son durağımız olan Abant'a yöneldik. Sık sayılabilecek ormanların çevrelediği bir yokuşun ardından sakin mi sakin güzelliğiyle Abant Gölü karşımıza çıktığında bir süre sessiz kalmayı tercih ettik ibadet eder gibi. Abant gölü yer kaymaları sonucu 1300 m civarı rakımda oluşmuş bir göl. Suyu duru ve berrak. Ve öylesine sakin. Bu sukunet sizi de etkiliyor. Sessizce kenarına oturuyorsunuz. Kendisini çevreleyen bir yürüyüş yolu mevcut. Bununla birlikte kamp yapanları da görmek mümkün. Ve ayrıca mangalcıları da. Biz her ne kadar beğensek de burada uzun yıllar kalanlar, buranın eski tadının olmadığından şikayetçiler. Yoğun ilginin doğayı bozduğu görüşündeler. Bu sebeple Gölcük'e gitmemizi önerenlerle karşılaştım. Ben de gezilecek yerler listeme Gölcük'ü ekleyerek ama Abant'a da bir kez daha geleceğimi planlayarak İstanbul'un canlı keşmekeşine doğru yola koyulduk.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31421665-2546323043687644098?l=ahmetatacan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/feeds/2546323043687644098/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31421665&amp;postID=2546323043687644098' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/2546323043687644098'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/2546323043687644098'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/2009/10/tarakl-goynuk-cubuk-golu-mudurnu-abant.html' title='Taraklı - Göynük - Çubuk Gölü - Mudurnu - Abant'/><author><name>Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17388029906841018101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SQq2HkQQAiI/AAAAAAAAABQ/r_MFti2Czz4/S220/STP60868.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SucRKhWRGhI/AAAAAAAAADE/5VPjgOQwcUo/s72-c/DSC08236.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31421665.post-7997606668537553090</id><published>2009-08-13T09:48:00.002+03:00</published><updated>2009-08-19T23:05:40.038+03:00</updated><title type='text'>sansarak</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SoO39wvclsI/AAAAAAAAAC8/_Uc63q-A3Y8/s1600-h/DSC02271.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SoO39wvclsI/AAAAAAAAAC8/_Uc63q-A3Y8/s320/DSC02271.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5369337452439574210" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Yalova’dan Gemlik’e doğru giderken Orhangazi’den sola döndüğünüzde iki yanınızda zeytin bahçeleri olduğu halde İznik’e doğru yol alırsınız. Biraz sonra sağınızdaki zeytin bahçelerinin gerisinde İznik Gölü yerini alır. İznik Gölü durgundur, sakindir. Bu halde İznik’e kadar yolculuk sırasında sizde bu gölden etkilenir sessizleşirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz haftasonu Sansarak Kanyonu’nda kamp kurmak için bu yoldaydık. Aslında planımız Bursa Uludağ’da kamp yapmaktı ancak birkaç gün önce kamp yapacağımız yere çok yakın bir yerde domuz gribi vakası haberi gelince güzergahımızı değiştirdik. İznik’i geçtikten sonra Sansarak yoluna sapıp bir güzel tepeyi aşmanız gerekiyor. Bu güzel tepe, zirvesine çıktığınızda çirkinleşiyor. Önde İznik şehri arkada göl olduğu halde güzel mi güzel manzarası olan bu tepenin zirvesine yakın bir yerde şehrin çöplüğü var. Berbat kokular eşliğinde tepeyi geride bıraktık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolumuza devam ettik, zamanında Kemal Sunal’ın “Davacı” filmine evsahipliği yapmış Sansarak köyünü geçip kanyonu bulduk. Burada konaklayacağımız yer kanyonun içiydi. Haliyle araçlarımıza uzak kalacaktık. Daha önce de dağ kampı tecrübelerimiz olmuştu ama her zaman araçlarımız yanımızdaydı ve oluşabilecek talihsiz sürprizlere karşı kendimizi güvende hissediyorduk. Bu sebeple alabileceğimiz kadar eşyayı alıp kampı kuracağımız yeri bir güzel belirledik. Çadırlarımızı kurduk. Sonrasında kısa bir kanyon yürüyüşü yaptık ama uzun yürüyüşü ertesi güne bıraktık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hava kararıp da ortalık zifiriye kesince ateşimizi yaktık ve kamp ortamının en güzel aktivitesi muhabbete başladık. Bir süre sonra alışmadığımız kadar oturduğumuzu fark edince rahatsızlığımız kontrolü ele aldı, ve zifiri karanlıkta gece yürüyüşüyapalım istedik. Ateş böceklerinin ışıklandırdığı patikalarda endişeli endişeli yürürken endişeme inat “aşk bahçemi süsleyen inci çiçeği misin? / gecemi aydınlatan ateş böceği misin?” şarkısını mırıldandım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi gün beklendiği gibi erkenden uyandık. Kahvaltının ardından kanyon yürüyüşüne geçtik. Dağdan gelen suyun sert kayaları bir güzel biçimlendirerek ara ara havuzlar oluşturduğu kanyonda taşlardan taşlara hoplayıp zıplayarak parkuru kat ettik. Açıkçası zorluk derecesi orta olan bu parkurda ilk kez kanyon yürüyüşü tecrübesi yaşamış olmamdan dolayı gereğinden fazla yoruldum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Parkur çevre illerde bulunan doğa kulüpleri tarafından sıklıkla tercih ediliyor. Daha önce hiç bir parkurda karşılaşmadığımız kadar çok sayıda grupla karşılaştık. Kamp için gelenler olduğu gibi sadece yürüyüş için gelenler de vardı. Aralarında yabancılar da vardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnız ve güzel ülkemin harika yerlerini gezmeye, sonrasında da yazmaya devam edeceğim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31421665-7997606668537553090?l=ahmetatacan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/feeds/7997606668537553090/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31421665&amp;postID=7997606668537553090' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/7997606668537553090'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/7997606668537553090'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/2009/08/sansarak.html' title='sansarak'/><author><name>Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17388029906841018101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SQq2HkQQAiI/AAAAAAAAABQ/r_MFti2Czz4/S220/STP60868.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SoO39wvclsI/AAAAAAAAAC8/_Uc63q-A3Y8/s72-c/DSC02271.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31421665.post-3978865248813971998</id><published>2009-07-15T15:20:00.001+03:00</published><updated>2009-07-15T15:22:22.923+03:00</updated><title type='text'>dikmen</title><content type='html'>Geçen sene ilk kez tecrübe edip de "bundan sonra bu tür aktiviteleri mutlaka tekrarlamalıyım" dediğim kamp yapmanın heyecanını geçtiğimiz hafta sonu ikinci kez yaşadım. Bu sefer hedefimiz Sakarya'nın Hendek ilçesine bağlı Dikmen mevkii idi. Burası Hendek'e yaklaşık otuzbeş km uzaklıkta ve yaklaşık binyediyüz metre rakımlı ve daha çok dağcıların kış eğitimleri için tercih ettiği bir mekan. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumartesi sabahı sıcak mı sıcak istanbulu geride bırakarak hedefe doğru yollandım. İzmit'te grubun diğer üyeleri ile buluşup şen şakak yola koyulduk. Yaklaşık bir saati aşkın bir yolculuğun ardından Hendek'e ulaştık. Buradan arabalarımızla tırmanmaya başladık. Karadere'ye gelince buradaki jandarma karakoluna bildirim yapma gereği hissettik. Grubumuzun üyelerinin isimleri ve telefon nolarının belirtildiği bir dilekçe ve kimlik örneklerini alarak karakola bildirim yapmayı daha önceki nice emniyet tecrübelerimin farkında olarak kendim teslim etmek istedim. Nizamiyeden içeri girerken tüylerimin diken diken olduğunu saklayamayacağım. Karakolda nöbetçi komutan durumundaki uzman çavuşla, erler işlemlerimizi hallederken lafladık. Muhabbet fazla uzamış olmalı ki, dışarı çıktığımda grup üyeleri dönüp dönmeyeceğim konusunda endişelenmişti. Derken yüksek rakıma doğru tırmanmaya başladık. Yol boyunca radyoda dinlediğimiz hava durumu raporlarında yoğun yağış uyarısı yapılsa da hava gayet güneşli idi. Yağış uyarısı bizi biraz endişelendirdiyse de en kötü ihtimalle kötü bir tecrübe yaşamak da fena değil düşüncesi hakimdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaklaşık kırkbeş dakikalık tırmanışın ardından konaklamayı planladığımız yere ulaştık. Burası çevredeki yaylaya ve su kaynağına yakın ama hiç kimseciklerin de rahatsız edemeyeceği ve kamp ateşinin görüleyeceği kadar sık ağaçlarla kaplı bir yerdi. Kamp ateşi için hemen çalı, çırpı, odun toplamaya başladık. Çadırlarımızı kurduk ve yemeğimizi ateşte kızartmaya başladık. Gece olup da karanlık çökünce beni böylesi yerlere çeken durum da ortaya çıktı. Ortalık öylesine karardı ki, iki metre ötesi simsiyahtı. Böylesi gecelerde gökyüzü apayrı bir güzel olur. O kadar çok yıldız vardır ki şaşırızsınız. Simsiyah gökyüzü silme yıldız olur, parlar. Neden sonra ay ortaya çıkıverdi. Öylesine parlaktı ki, zifiri karanlık kayboldu, gecenin yarısında fenerlerin yardımı olmadan bir akşam vaktiymiş gibi görebilirdiniz. Bunu fırsat bilip gece yürüyüşü yapmayı kararlaştırdık. Yarım saat kadar gece yürüyüşü yapınca fark ettik ki, yağmur bulutları aşağımıza inmiş, dağın yamaçlarını gürültülü bir şekilde ıslatıyor. Neyse ki, biz yukarılarda kalıyorduk da, yağmur bize uğramıyordu. Bu durumun beni ayrıca keyiflendirdiğini belirteyim. Kamp yerine döndüğümüzde ateşi harladık, sıcak mı sıcak muhabbete daldık. Çadıra girdiğimde sabah olmak üzereydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dört saatlik uykunun ardından uyandığımda kendimi dipdin, çivi gibi hissediyordum. Bol oksijen bana fazlasıyla iyi gelmişti. Biraz daha kampta kalmak düşüncesiydik, ancak kamp yaptığımız mekan beklediğimiz kadar serin olmayınca yanımızda getirdiğimiz yiyeceklerin bir kısmı bozulmuştu. Bu durum bundan sonraki kamp aktivitelerimiz için iyi bir tecrübe oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul'a geldiğimde hava ne kadar da sıcak ve bunaltıcıydı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31421665-3978865248813971998?l=ahmetatacan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/feeds/3978865248813971998/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31421665&amp;postID=3978865248813971998' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/3978865248813971998'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/3978865248813971998'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/2009/07/dikmen.html' title='dikmen'/><author><name>Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17388029906841018101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SQq2HkQQAiI/AAAAAAAAABQ/r_MFti2Czz4/S220/STP60868.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31421665.post-9162818525550202108</id><published>2009-07-06T11:55:00.002+03:00</published><updated>2009-07-06T12:03:41.908+03:00</updated><title type='text'>ben-lik</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SlG91lY2MQI/AAAAAAAAACk/VfWRNRw9JrI/s1600-h/Photo-0003.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SlG91lY2MQI/AAAAAAAAACk/VfWRNRw9JrI/s320/Photo-0003.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5355270160187273474" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Beni bilirsin!&lt;br /&gt;Fazla konuşmayı sevmem.&lt;br /&gt;Kimi zaman&lt;br /&gt;Bir denizin köpürmesi vardır gözlerimde,&lt;br /&gt;Kimi zaman&lt;br /&gt;Bir dağın yıkılışı.&lt;br /&gt;Beni bilirsin!&lt;br /&gt;Fazla sevmeyi sevmem.&lt;br /&gt;Bayılırım.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31421665-9162818525550202108?l=ahmetatacan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/feeds/9162818525550202108/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31421665&amp;postID=9162818525550202108' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/9162818525550202108'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/9162818525550202108'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/2009/07/ben-lik.html' title='ben-lik'/><author><name>Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17388029906841018101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SQq2HkQQAiI/AAAAAAAAABQ/r_MFti2Czz4/S220/STP60868.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SlG91lY2MQI/AAAAAAAAACk/VfWRNRw9JrI/s72-c/Photo-0003.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31421665.post-6350892506779657872</id><published>2009-06-11T11:35:00.003+03:00</published><updated>2009-07-15T15:26:53.777+03:00</updated><title type='text'>trabzon</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/Sl3LAy-EfwI/AAAAAAAAAC0/ca-F3azu_dU/s1600-h/DSC05543.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/Sl3LAy-EfwI/AAAAAAAAAC0/ca-F3azu_dU/s320/DSC05543.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5358662346183311106" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;"geze geze anadolu" programımızda bu seferki durağımız trabzon. daha önceden giresun'a kadar gittiğim doğu kardeniz'de bu fırsatla daha ilerileri görme fırsatı buldum. ilk gün rum bir tüccarın kendisi için yaptırdığı, daha sonra birinci dünya savaşı'nda kaçmak zorunda kalınca istimlak edilen, ve daha sonra da atatürk'ün trabzon'a gelişlerinde kaldığı ve 1937'de geldiğinde vasiyetnamesini tamamladığı, şu aralar da atatürk köşkü diye bilinen muazzam bir köşk-müze'yi gezdim. atatürk'ün dersim isyanının bastırılması için taktiklerini bizzat işlediği bir harita benim en dikkatimi çeken aksesuardı. haritada iskenderun'un "iskenderon" olarak belirtildiğini ekleyeyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;daha sonra kuymaklı, kayganalı, lahana çorbalı bir yöresel yemeğin ardından sümela'ya yollandık. 4. yüzyılda yapımına başlanan ve bugünkü halini ancak 9. yüzyılda alabilen 1300 metre rakımlı dik bir yamaçta bir dağ gövdesinin içerisine yapılmış, içerisindeki meryem ana figürlerinden dolayı "meryemana" olarak da bilinen sümela manastırını ziyaret ettik. manastırın büyük bölümü restorasyon halinde, küçük bir kısmını gezebildik ama o küçük kısım bile içimi cız etmeye yetti. manastır duvarlarını süsleyen freskler, tasvirler yer yer "bordo-mavi", "seni seviyorum", "çorumlu harun" yazılarıyla kirletilmiş, kazılmıştı. yine de bu görkemli mabedi gördüğüm için son derece memnundum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yolumuza ve tırmanmaya devam ederek, 1700 metre rakımlı zigana'ya ulaştık. ormanın ve yoğun sisin gizlediği bir tatil köyü'nde bol eğlenceli, kolbastılı, horonlu, kemençeli gecenin tadını anlatabileceğimi sanmıyorum. gece yatağıma yattığımda bol oksijenin verdiği keyifle bebekler gibi uyudum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ertesi gün, dağdan coşkun derelerle gelen suların orta yerde yine dağların getirdiği kayaların set yaptığı doğal mı doğal uzungöl'e gittik. uzungöl inşaat halinde. çevresi boydan boya taşlı duvarlarla çevriliyor ve hemen dibine de yol yapılıyor. doğallığını kaybetti, kaybedecek. bu durum da bizleri üzse de yeni yerleri görmenin heyecanı yine galip geldi. sonrasında kar kütlelerinin henüz tamamen çözülmediği, kütleden parçalar alıp kartopu oynayabildiğimiz, haziran ortasında soğuk mu soğuk karadeniz yaylasında oksijene doyduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bizi keşmekeşin beklediği istanbul'a götürecek uçağımıza binmeden önce şehir merkezini de görmek istedik. burada edindiğim izlenim şudur ki, trabzon demek; trabzonspor demek, bordo mavi demek. evler, dükkanlar, sokaklar, tesisler bordo maviye boyanmış ve trabzonspor bayrakları ile süslü. bununla birlikte öyle gezip göreceğiniz, ilginizi çekebilecek mekan sayısı çok kısıtlı. bundan on-on beş yıl kadar önce ruslarla gürcülerle nataşalarla dolu şehirde hiç öyle bir ortam yok. o zamanlarda çok hareketli olan güzelhisar caddesinde bugün pek bir harekete rastlanmıyor. ancak hala bazı restoran ve otellerin tabelalarında rusça açıklamalar da var. ama trabzon artık o trabzon değil, trabzonspor da o trabzonsor değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir başka programımızda buluşana dek esen kalın.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31421665-6350892506779657872?l=ahmetatacan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/feeds/6350892506779657872/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31421665&amp;postID=6350892506779657872' title='2 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/6350892506779657872'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/6350892506779657872'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/2009/06/geze-geze-anadolu-programmzda-bu.html' title='trabzon'/><author><name>Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17388029906841018101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SQq2HkQQAiI/AAAAAAAAABQ/r_MFti2Czz4/S220/STP60868.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/Sl3LAy-EfwI/AAAAAAAAAC0/ca-F3azu_dU/s72-c/DSC05543.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31421665.post-3068526550420020184</id><published>2009-05-23T13:07:00.006+03:00</published><updated>2009-08-14T16:21:03.267+03:00</updated><title type='text'>Kuzey Ege</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/Sl3KlQD99jI/AAAAAAAAACs/BKCrXFNk5dY/s1600-h/DSC01272.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/Sl3KlQD99jI/AAAAAAAAACs/BKCrXFNk5dY/s320/DSC01272.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5358661872956339762" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;“Yalnız ve güzel ülke”min bakımsız ve bozuk yollarını sarsıla savrula aşıp Sarmısaklı’ya ulaştığımızda uzun yolculuğun yorgunluğu yerini yeri yerler görmenin heyecanına bıraktı. Henüz dükkan kepenkleri açılmamış, kafelerin masaları sokaklara taşmamıştı. Deniz bir inci topluluğu kumsalıyla davet ediyordu bizi kendisine. Sıcak bir sahil yürüyüşüyle hem doğan güne bir merhaba çaktık, hem de şipşirin bu şehre.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğleye kadar olan vakti Ayvalık turuna ayırdık ancak sadece Eski Ayvalık olarak bilinen ve cumbalı evleriyle kendisine has bir doku barındıran daracık ama sıcak mı sıcak sokakları dolaşabildik. Gerisine vaktimiz kalmadı çünkü bizleri Cunda’ya bırakacak tekne hazır bekliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekneyle karaya oldukça yakın duran küçük mü küçük adaların arasında yol aldık. Cunda’nın açık denizden bir hazineymiş gibi sakladığı koyları seyre daldık. Deniz öylesine durgun, öylesine sakindi ki hiç çekinmeden “burası büyük bir havuz.” diyebilirdiniz. Koyun, rengini kendisine gölge veren ağaçlardan alan berrak sularına ise biraz şaşkınca biraz da kıskançlıkla bakıyorduk geldiğimiz şehirlerde böylesine renkleri göremeyen bizler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekne öğleyi biraz geçe Cunda Adası’na bıraktı bizleri. Cunda’ya öteden beri “ada” deniyor ama gel gelelim burası dört tarafı sularla çevrili bir yer değil. Ana karaya yakın bir yerden ada ile anakara arasında deniz doldurularak bir alan yaratılmış, bu alana da karayolu yapılmış. Böylece Cunda’ya karayoluyla da ulaşmanız mümkün olmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şükür ki, adanın güzelliği öylesine göz alıcı ki motorlu taşıtlar bile bunu bozamıyor. Cunda, sahilinde çeşit çeşit renkli kafeleri, çay bahçeleri, tepe yamaçlarında özenle korunmuş eskimeyen evleri, tepesinin zirvesinde restore edilmiş kitaplıklı yel değirmeni ve karıncaların su içebileceği eşsiz koylarıyla bir masal yeri gibi. Koylarında yaşadığımız şaşkınlık karaya çıktıkça artıyor, o kadar artıyor ki biraz sonra kendisini unutturuyor ve sevinçli bir yüz ifadesine dönüşüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam vakti gün batımını izlemek için şeytan sofrası denilen tepeye çıktığımızda buraya gelmekle ne kadar doğru bir tercih yapığımızı anladık. Güneş ufuktan kaybolmaya inerken önünde bulunan irili ufaklı adalar renkten renge giriyordu. Adaların renkleri değiştikçe çevreleyen deniz de kendini tutamayıp maviden laciverde, lacivertten siyaha geçiyordu. Tüm bunlara sebep olan güneş ise sarıdan turuncuya, turuncudan kırmızıya, kırmızıdan kızıla ulaşıp renk cümbüşü içinde adeta dans ediyordu. Biz ise daha önce gördüğümüz binlerce gün batımının arasında bugünkünü nereye koyacağımızı bilmeden kutsal bir ayindeymişçesine yönümüzü güneşe dönmüş kaybolmasını bekliyorduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cunda’da gece eğlenceleri için farklı alternatifler mevcut. Bu alternatifler arasında yunan tavernasını seçtik. Korunmuş sade binasında orta yaşlarından çoktan uzaklaşmış yunan şantözün Türkçe ve yunan şarkıları eşliğinde tabakların un ufak edildiği, balıklarla içkilerin koyun koyuna servis edildiği tavernadan daha uygun bir yer olamazdı eğlenmek için. Öylesine güzel müzikler çalıyordu, öylesine sıcak ve candan bir atmosferi vardı ki orada zaman adeta duruyor, kendimizi adeta duran zamanın içinde kaybediyorduk. Ve neden sonra müzik durduğunda  büyü de sanki bozuluyor, biz de ancak o zaman kendimize geliyorduk ki, pistte şaşkın şaşkın etrafa bakarken buluyorduk kendimizi. Gece uzadıkça eğlencenin düzeyi de artıyordu ancak grubumuzun bitmeyen enerjisine maalesef ayak uyduramadı ki, uydurmasını beklemek de fazla iyimserlik olurdu. Vakit gece yarısını çoktan devirdiğinde mekandan ayrıldık. Otele gitmeden önce çıplak ayakla yapılan bir kumsal yürüyüşünün ardından sahile oturup denizi dinlerken parlayan yıldızlara bakmak bu masalsı adada iyi yürekli yaramaz bir perinin sürpriz bir armağanıydı adeta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertesi gün bir Pazar günü için erken sayılabilecek saatlerde kahvaltımızı bitirip yola koyulduk. Henüz öğle olmadan Kaz Dağları’nda bulunan milli parka ulaştık. Ulaşır ulaşmaz da birkaç adım yakınınızda bulunan birini duymanızı engelleyen coşkulu gürültüsüyle bir şelale karşıladı bizi. Akan suyun kayaları oyduğu, çevresindeki heybetli ağaçların da anne şefkatinin uyuyan yavrusunun üstünü örttüğü gibi sarmalayan dere boyunca tırmandık. Bu oksijen denizinde tırmandıkça açıldık, açıldıkça tırmandık. Derenin bir yerde genişleyerek göle dönüştüğü ve efsanevi bir hikayeye mekan olan Hasanboğuldu’da yönümüzü geri çevirdik ve inişe geçtik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonraki durağımız Adatepe idi. Adatepe bir dağ köyü. Ancak onu herhangi bir dağ köyünden ayıran birçok özelliği var. Bunlardan biri yıllar boyu itinalı bir biçimde korunmuş ve becerikli bir ressamın elinden geçmişçesine renkli mi renkli evleriydi. Bu evleri barındıran dar sokaklar sarıp sarmalayıp bir büyünün orta yerine bırakıyordu içinden geçenleri. Köyün kemen yanında bulunan Zeus Altarı ne kadar eski olduğu bilinmeyen zamanlarda kurban kesimi için kullanılmış. Tanrıları memnun etmek için olsa gerek burası oldukça ürkütücü bir uçurumun hemen üzerinde. buradan baktığınızda Altınoluk şehri pek bir küçük, Ege Denizi ise pek bir engin görünüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dönüş yoluna çıktığımızda vakit akşama geliyordu. Savrula sarsıla bir yolculuğa çıkmadan önce bu kısacık iki günde gördüğümüz onca güzelliği geride bırakmak biraz üzüyordu hepimizi ki “acaba uzatsak mı şu geziyi?” düşüncesini aklımızdan silmekte zorlanıyorduk.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31421665-3068526550420020184?l=ahmetatacan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/feeds/3068526550420020184/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31421665&amp;postID=3068526550420020184' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/3068526550420020184'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/3068526550420020184'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/2009/05/kuzey-ege.html' title='Kuzey Ege'/><author><name>Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17388029906841018101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SQq2HkQQAiI/AAAAAAAAABQ/r_MFti2Czz4/S220/STP60868.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/Sl3KlQD99jI/AAAAAAAAACs/BKCrXFNk5dY/s72-c/DSC01272.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31421665.post-2912596522046024395</id><published>2009-01-12T09:34:00.000+02:00</published><updated>2009-01-12T09:35:03.955+02:00</updated><title type='text'>iskenderun</title><content type='html'>İskenderun’dan kısmen ayrıldığımda sene doksanbeşti, küçücük çocuktum, dünyada koordinatlarını henüz belirlememiş, toplumun ve hayatın üzerine giydirdiği dar elbiseyi henüz çözememiş, eşya ile olan ilişkileri yok denecek kadar sınırlı, insanlardan gelecekten aşklardan umutlu yeniyetme bir delikanlıydım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O tarihten sonra İskenderun’da sadece ve bazi tatil dönemlerinde bulunma fırsatım oldu. Kısa süren bu tatiller benim için harika vakitlerdi. Diğer şehirlerde hayatımın akışının önüne geçemiyor, olayları kavramadan vakit geçiriyor, karar alma süreçlerim detaylanmadan kendiliğinden oluşuyordu. Ancak İskenderun’a geldiğimde işler değişirdi. Burada kaldığım bir -bilemediniz iki- hafta boyunca akışa müdahale ederim, olaylarin analizini yapar, bir muhasebeden geçiririm, kendimce bazi kararlar alır ve ondan sonra da bunları yaşama geçirmeye çalışırım. Bu sebeple İskenderun benim için bir hayat düzenleyicisidir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31421665-2912596522046024395?l=ahmetatacan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/feeds/2912596522046024395/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31421665&amp;postID=2912596522046024395' title='2 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/2912596522046024395'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/2912596522046024395'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/2009/01/iskenderun.html' title='iskenderun'/><author><name>Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17388029906841018101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SQq2HkQQAiI/AAAAAAAAABQ/r_MFti2Czz4/S220/STP60868.JPG'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31421665.post-3387631025406418359</id><published>2008-11-27T14:08:00.000+02:00</published><updated>2008-11-27T14:10:20.967+02:00</updated><title type='text'>kadıköy sokaklarında amaçsızca dolaşmak</title><content type='html'>Boş vakitlerimde - ki bu günümün büyük bir kısmını ihtiva eder - yapmaktan en çok haz aldığım aktivitelerden biri de kadıköy sokaklarında amaçsızca dolaşmaktır. Yürüyüşlerime genellikle rıhtımdan başlarım. Kadıköy rıhtımı çok renklidir ve kalabalıktır. Vapurdan çıkan kalabalık, vapura koşan kalabalığa karışır. Meydanda seyyar satıcılar, köfteciler, balık ekmekçiler, protestocular, hayat kadınları, karaborsacılar, çingene çiçekçiler, işçiler, iş adamları, falcılar her zaman vardır. Meydandan kadıköy çarşısına doğru yol alırken haldun taner tiyatrosunun önünde dururum. Burası bir buluşma merkezidir. Arkadaşlarını, sevgililerini bekleyenler sık sık saatlerine bakmayı ihmal etmezler.&lt;br /&gt;Kadıköy çarşısının ayrı bir kalabalığı vardır. Buradaki insanlar genelde koşturmazlar. Kadıköy çarşısında balıkçılar, kokoreççiler, midyeciler, meyhaneler, barlar, sahaflar ve kitapçılar bulunur. Burada vaktimi genelde kitapçılara ayırırım. Bir de bir iki bira için “deniz yıldızı”na uğrarım. Deniz yıldızı, migrosun tam karşısındaki sokakta sağdan üçüncü mekandır. Genelde aynı müzik parçaları çalar ve ne zaman gitsem mutlaka englebert humperdink "lonely is a man without love" der.&lt;br /&gt;Buradan biraz daha yukarıya tırmanırım. Caferağanın önünden geçerim. Bazı hafta sonları maç izlemeye buraya gelirim. Caferağadan sonra rexx sinemasının önünden bahariyeye çıkarım. Rex sinemalarının bulunduğu yer, kısaca "rexxin orası" diye bilinir. Önünde her zaman siyah kıyafetleri ve piercingleri ile kızlı erkekli gotik bir grup görülür. Rex sinemasının hemen önünden başlayan sokak kadife sokak'tır ama orası da "barlar sokağı" olarak bilinir. Bu sokakta sıklıkla gittiğim bar "liman kahvesi"dir. Mekan bir geminin içi gibi dekore edilmiştir.&lt;br /&gt;Bahariyeye çıkınca yolum ikiye ayrılır. Ya altıyol tarfına dönerim, bahariyeyi boydan boya geçerim. Ya da yönümü modaya döner, sahile doğru inerim. Moda sahili güzeldir. Kayalıklara oturup marmara'yı izlemek ayrı bir güzeldir. Cuma akşamları moda iskelesine uğrar, moda iskelesinde içki yasağını protesto eden gruba katılırım.&lt;br /&gt;Bahariye ise dükkanlar, sinema, tiyatro ve opera salonlarıyla küçük bir sokaktır. Altıyola inmeden sanatkarlar sokağına dönerim. burada nazım hikmet kültür merkezi vardır. Bahçesi güzeldir ve çayı her daim demlidir. Bazen karşı sokağa geçer genelde perşembe akşamları gittiğim shaftclub'a uğrar, oradan altıyola geçerim. Altıyolda boğa heykeli bulunur ve "boğanın orası" olarak bilinir. &lt;br /&gt;Bazen de buradan aşağıya iner, ziverbey, salıpazarı ve fenerbahçe yönünde ilerlerim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31421665-3387631025406418359?l=ahmetatacan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/feeds/3387631025406418359/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31421665&amp;postID=3387631025406418359' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/3387631025406418359'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/3387631025406418359'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/2008/11/kadky-sokaklarnda-amaszca-dolamak.html' title='kadıköy sokaklarında amaçsızca dolaşmak'/><author><name>Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17388029906841018101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SQq2HkQQAiI/AAAAAAAAABQ/r_MFti2Czz4/S220/STP60868.JPG'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31421665.post-6519985099051750719</id><published>2008-10-31T09:40:00.002+02:00</published><updated>2008-10-31T09:41:18.268+02:00</updated><title type='text'>menekşe</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SQq2eADbVII/AAAAAAAAABo/mE53-yrGags/s1600-h/STP60868.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 240px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SQq2eADbVII/AAAAAAAAABo/mE53-yrGags/s320/STP60868.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5263219741062550658" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Ağacın yeşili ile sonbaharın sarısının birbirine karıştığı sık bir ormanda belli belirsiz bir patikada tırmanıyorduk. Görüş mesafesini ancak yirmi metreye kadar indiren sis zirveye çıktıkça yoğunlaşıyordu ama en azından ağaçların arasından artık gökyüzü belli belirsiz fark ediliyordu. Bu sisli belirsizlik içinde bir kaya parçası sandığım siluete yaklaştığımda, aslında onun kanlı ve canlı bir kız olduğunu ancak yanına geldiğinde fark edebildim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu seferki hedefimiz menekşe yaylası idi. İzmit’in canlı ve renkli doğasına kendimizi atabilmek için araçlarla başladığımız yolculuk önceki gün yağan yağmurun oluşturduğu çamurla ancak belirli bir yere kadar sürebildi. Daha sonrasında araçları bir kenara bırakıp çamura daldık. Önce keskin bir vadiye toprak yoldan girdik, sonrasında ağaçlarla kaplı dik bir yamacı belli belirsiz bir patikadan tırmandık. Sonrasında ise yaylaya ulaşmak için bir kez daha yokuş aşağı yuvarlandık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Menekşe yaylası sisliydi. Geniş ve düz bir kır alanıydı. Hemen yanında tembel bir dere akıyordu. Sessizdi. Soğuktu. Demli bir çayla içimizi ısıtıp, sucuk ve köfteyle karnımızı doyurduk. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dönüş yolunda bir de mağaraya uğradık. İlk kez mağara tecrübesi taşıyanlar için yeterince ürkütücü ve karanlıktı. Derin mağarada bazı bölümlerde ilerlemek için sürünmek gerekiyordu. Bir süre sonra daha fazla ilerleyemeyeceğimizin farkına vardık ve geri dönmek zorunda kaldık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hava kararmadan araçlarımıza ulaşmayı başardık. Yorucu bir gün geçirmiştik. Keyfimiz yerindeydi ama yine de parkurun zorluk derecesi “kolay+” belirleyenlere sitemlerimizi göndermeyi ihmal etmedik.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31421665-6519985099051750719?l=ahmetatacan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/feeds/6519985099051750719/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31421665&amp;postID=6519985099051750719' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/6519985099051750719'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/6519985099051750719'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/2008/10/meneke.html' title='menekşe'/><author><name>Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17388029906841018101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SQq2HkQQAiI/AAAAAAAAABQ/r_MFti2Czz4/S220/STP60868.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SQq2eADbVII/AAAAAAAAABo/mE53-yrGags/s72-c/STP60868.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31421665.post-8988508765086997940</id><published>2008-09-01T12:14:00.001+03:00</published><updated>2008-10-31T09:44:35.672+02:00</updated><title type='text'>pürenli</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SQq3VfGUsAI/AAAAAAAAABw/8PkuJSz_9Mo/s1600-h/STP60534.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SQq3VfGUsAI/AAAAAAAAABw/8PkuJSz_9Mo/s320/STP60534.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5263220694289002498" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Hışırtının geldiği tarafa yedek pil almadığımız için tedbirli kullanmaya calıştığımız el fenerini tuttuk. Zifiri karanlık aydınlandı, iki tane parlak göz belirginleşti ve beyaz mı beyaz bir tilki ortaya çıktı. Beyaz kürkü ve uzun kuyruğuyla oldukca şirindi. Feneri yüzüne tuttuğumuzda kaçmak yerine yüzümüze uzuun uzun bakmaya devam etti. Sonradan akıl edip de "şunu bir fotoğraflayalım" dediğimizde ise ortadan kayboluverdi. Tükettiğimiz yiyeceklerin kokusunu almış olmali diye düşündük ve bu kokunun tilkiden daha tehlikelilere ulasmamasını umduk. Tüm gece umduğumuz gibi oldu ve tilki ziyaretinden başka bir vukuat gerçekleşmedi.&lt;br /&gt;Onbeş kişilik grubumuzla Bolu ile Düzce arasında bulunan Pürenli yaylasında idik. Hem çadır kampı tecrübesi kazanmak hem de doğa yürüyüşlerimize bir parkur daha eklemek amacıyla öğleden önce yola çıkmış ve ancak öğleden sonra gec saatte yaylaya ulaşabilmiştik. Hava serindi, beklediğimiz kadar soğuk yoktu. Orman cok sık ağaçlarla kaplıydı.Ürkütücü bir sessizliği vardı. Yakınlarda bulunan dokuz hanelik geçici bir köyden ormanın ve çevrenin güvenilirliği ile ilgili bilgiler aldik. Çevreden çalı, odun ve kütük toplayarak sabaha kadar yanmayı sürdürecek ateşimiz için yakacakları biriktirdik. Hava kararmadan önce çadırlarımızı kurduk, yemeklerimizi yedik ve geceyi beklemeye başladık.&lt;br /&gt;Hava karardıkça, sıcaklık düştü, kamp ateşine daha bir yakınlaştık. Çeşitli muhabbetler ve oyunlarla vakit ilerledi. Kamp ateşinin başında gitar dinlenip, şarkılar söylendi. Gece yarısına yaklaşırken çadırları kurup ateşi yaktığımız kuytu bölgeden açıklık alana geldiğimizde ise amacımız gökyüzüne bakmaktı. Zifiri karanlıkta ki, ateşimiz ağaçların arasından görünmüyordu. Aysız gökyüzünde yıldız yığını vardı ve karanlıkta o kadar çok görünüyorlardı ki, bakmaya doyamıyordu insan. Ne kadar da çoktular.&lt;br /&gt;Uzaktan gelen ve avcıların silahlarından çıktığını düşündüğümüz sesler endişe yaratmasaydı daha fazla kalabilirdik belki. Gece yarısının ardından grubun bir kısmı uyumaya, diğer kısmı ise ateşin yanmasının sürmesini sağlamak ve kampı tehlikelerden - ki tehlikenin ne olduğunu bilmiyorduk bu elektriğin olmadığı, telefonların çekmediği, radyo yayınlarının alınmadığı bölgede - korumak amacıyla nöbetçi kaldı. Nöbetçi kalan ilk grup olarak yukarıda bahsettiğim tilki ziyaretini yaşayanlardan biriydim.&lt;br /&gt;Ertesi sabah erkenden uyanıp çadırdan çıktığımda soğuk öyle bir yüzüme vurdu ki insanın kendine gelmemesi olanaksızdı. Bol oksijenli ortamda öyle bir uyku çekmiştim ki kendimi yeniden doğmuş gibi zinde hissediyordum. Kahvaltının ardından yürüyüşümüzü yaptık. Peşinden araçlara atlayıp, bozuk yolda toz toprak arasında ilerleyerek güzeldere şelalesine ulaştık. Şelaleye inmek için kurulan merdivenler bana pek güvensiz ve merdiven basamaklarının arasından görülen uçurum ürkütücü geldiğinden ancak yarıya kadar inebildim. Şelale yüz metreyi aşan yüksekliğiyle şimdiye kadar gördüklerim arasında en boylu poslusuydu.&lt;br /&gt;Derken kampı bitirdik ve ateşin vurmasıyla güneşlenmiş gibi kızaran yüzlerimizle İstanbul'a doğru yola koyulduk.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31421665-8988508765086997940?l=ahmetatacan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/feeds/8988508765086997940/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31421665&amp;postID=8988508765086997940' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/8988508765086997940'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/8988508765086997940'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/2008/09/prenli.html' title='pürenli'/><author><name>Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17388029906841018101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SQq2HkQQAiI/AAAAAAAAABQ/r_MFti2Czz4/S220/STP60868.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SQq3VfGUsAI/AAAAAAAAABw/8PkuJSz_9Mo/s72-c/STP60534.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31421665.post-3399462395144331686</id><published>2008-08-18T17:14:00.003+03:00</published><updated>2008-08-18T17:20:22.322+03:00</updated><title type='text'>Kaçak ODTÜ, Eymir Gölü ve Beceriksiz Belediyecilik‏</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SKmFHs3R4RI/AAAAAAAAABE/8D5yGvsjAfA/s1600-h/eymir13.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SKmFHs3R4RI/AAAAAAAAABE/8D5yGvsjAfA/s320/eymir13.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5235862409143509266" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Ruhsatsız ODTÜ binaları, Eymir gölü ve Ankara Büyükşehir Belediyesi tartışmaları hakkında "Toplumun Şehircilik Hareketi" ileti grubunda paylaştığım yazı aşağıdadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Toplumun Şehircilik Hareketi” ileti grubunda tartışmaları sessizce takip edenlerden biriyim. Ancak tartışma ODTÜ eksenine girince, biraz da ODTÜlü olmanın verdiği duygusallıkla bu tartışmaya dahil olmaya karar verdim. Benim kendi penceremden gördüklerimi aşağıda yazıyorum. Kendi penceremden göremediklerim olduğu gibi, başka pencerelerden görünen bambaşka şeyler de olabilir, onları da okumaktan büyük bir zevk duyacağımı söylemeliyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşananları doğru analiz edebilmek için hafızalarımızı yeniden tazelememizde fayda var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 – 16 Temmuz 2008 tarihinde Ankara Büyükşehir Belediyesi; ODTÜ kampüsünde bulunan 45 binanın kaçak olduğuna, ODTÜ’ye 1.8 milyon YTL ceza kesildiğine ve binaların mevzuata uygun hale getirilmediği takdirde yıkılacağına dair bir basın bildirisi yayınladı. [1]  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2 – Belediye Başkanı Gökçek, kanunları uyguladığını, eğer konu ile ilgili bir istek varsa bunun kanunen düzenlenmesi gerektiğini bildirdi ve ODTÜ yönetimine başbakandan af talebinde bulunmalarını salık vererek adres gösterdi. [2] &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3 – Dönemin ODTÜ rektörü Ural Akbulut, büyükşehir belediyesinin ODTÜ arazisine göz diktiğini, rant peşinde olduklarını ve cezaya itiraz ederek karşı dava açtıklarını açıkladı. [3] &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4 – Görüleceği üzere ODTÜ binaları ile ilgili ilk açıklamalarda Eymir Gölü’ne neredeyse hiç değinilmemiş, ODTÜ eski rektörü ise imada bulunmuş. 21 Temmuz 2008 tarihinde Habertürk TV’de Parantez isimli programda tartışmaya çıkan Melih Gökçek Eymir Gölü’nü ODTÜ’nün elinden almak istediğini (halka açacağı iddiasıyla) ve bununla da yetinmeyip arazisinin yüzde kırkına göz koyduğunu bildirdi. [4]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5 – Göreve yeni başlayan ODTÜ rektörü Ahmet Acar, “Duruşum, üniversitenin duruşudur.” diyerek ODTÜ yönetiminin konu hakkında izlediği çizgiyi koruyacağını belirtti. [5] Bu durumda tartışmalar süreceğe benzer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşananları sıraladık. Yorumlarımıza geçmeden önce ilgili yasalara da bakalım ki bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmayalım. Gündemde iki kanun maddesi var. Birincisi 5216 sayılı büyükşehir belediyeleri kanunu [6] , diğeri 3194 sayılı imar kanunu [7]. 3194 nolu kanun, imar planlarının ilçe belediyelerince yapılıp, büyükşehirin onayından geçeceğini söyler. Bununla birlikte 1/5000 ölçekli imar panı (büyükşehirce yapılır) yapıldıktan sonra 1/1000 ölçekli imar planının hazırlanması için ilçe belediyesine belirli bir süre verilir. Belirlenen sürede imar planı yapılmazsa yetki, Büyükşehir belediyesine verilir. Buda 5216 sayılı kanunda belirtilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşananları yukarıdaki bilgiler süzgecinden geçirince şu çıkarımları yapabiliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 – Ruhsat talebinde bulunması gereken ODTÜ’dür. Anlaşıldığı üzere talep, Çankaya Belediyesi’ne başvuruda bulunulmuş, ancak bir şekilde Çankaya Belediyesi süreci yavaşlatmıştır. Bu konuda Çankaya Belediyesi’nin de ODTÜ’den birtakım beklentileri (!) olabileceği kanaatindeyim. ODTÜ, ilçe belediyenin beklentilerini karşılamayınca, ilçe belediyesi yasal süreyi aşmış, konu da büyükşehir yetkisine geçmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2 – Büyükşehir belediyesi “fırsat bu fırsat” diyerek yetkisini hemen kullanmış, ODTÜ’ye cezayı kesmiş, yıkım tehdidinde bulunmuş, göz koyduğu Eymir’i de diyet olarak istemiştir. Büyükşehir yaptıklarında her ne kadar yasaları gözetiyormuş görünse de asıl isteği ne yasaları uygulamak ne de ODTÜ’yü yıkmaktır, asıl isteği ODTÜ arazisinden paydır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3 – Görülüyor ki, Gökçek, hem Çankaya Belediyesi Başkanlığı’na aday olacak oğlu için ilçe belediyesini suçluyor ve yıpratıyor, diğer taraftan sorunlu olduğu ODTÜ yönetimine sopa gösteriyor ve göz koyduğu araziden rant bekliyor. Bir taşla üç kuş vurma hevesindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4 – Karşılaşılan durumda kurumlar(Büyükşehir, ilçe belediye ve ODTÜ) arasında kabahatin büyüğü ilçe belediyesindedir. Büyükşehire duruma müdahil olma imkanını ilçe belediyesi vermiştir. Kabahati ilçe belediyesi kadar olmayan ise büyükşehir belediyesidir. Süreci uzatan ilçe belediyesini uyarabilirler; hadi ilçe belediyesi imar planını hazırlamadı, kendisi hazırlayabilirdi. Tüm bunları yapmamış olması zihinlerde “Kızılırmak suyu – ODTÜ Raporu” olayının rövanşı kuşkularını uyandırmıştır. Ve nihayet kabahati en az olan ODTÜ yönetimidir. Çünkü ODTÜ’nün de ilçe belediyesi yeterince sıkıştırmış olması, ilçe belediyenin ısrarında ise konuyu kamuoyuna açmaları gerekirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5 – ODTÜ binalarının ruhsatsız olması ile Eymir arasında kurulan bağlantı bundan ibarettir. Yoksa bazı kesimlerce belirtildiği gibi Eymir halka kapalı bir bölge değildir. Yaya trafiğine açık, araç trafiğine kısıtlıdır. Bölgenin ve güzelliğinin korunmasına adına böyle bir düzenlemeyi anlayışla karşılamak gerektiği kanaatindeyim. Tüm bu düşündüklerim bir yana, henüz göl yönetimi konusunda Mogan Gölü’nde Büyükşehir Belediyesinin büyük bir beceriksizlik göstermesi, Eymir Gölü’nün de yönetimine talip olmasına karşı çıkmam için yeterli bir sebeptir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgiler,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmet&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Referanslar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[1] (http://www.ankara.bel.tr/Haberler/odtu.aspx)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[2] (http://haberturk.com/haber.asp?id=86452&amp;cat=110&amp;dt=2008/07/17)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[3] (http://gazeteodtulu.com/haberler.php?id=1382)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[4] (http://video.haberturk.com/Video.aspx?v_ID=36776&amp;k_A=haberturk)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[5] (http://www.gazeteodtulu.com/haberler.php?id=1400)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[6] (http://www.mevzuat.adalet.gov.tr/html/1404.html)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[7] (http://www.mevzuat.adalet.gov.tr/html/711.html)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31421665-3399462395144331686?l=ahmetatacan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/feeds/3399462395144331686/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31421665&amp;postID=3399462395144331686' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/3399462395144331686'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/3399462395144331686'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/2008/08/kaak-odt-eymir-gl-ve-beceriksiz.html' title='Kaçak ODTÜ, Eymir Gölü ve Beceriksiz Belediyecilik‏'/><author><name>Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17388029906841018101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SQq2HkQQAiI/AAAAAAAAABQ/r_MFti2Czz4/S220/STP60868.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SKmFHs3R4RI/AAAAAAAAABE/8D5yGvsjAfA/s72-c/eymir13.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31421665.post-8609784957999953647</id><published>2008-02-12T21:48:00.001+02:00</published><updated>2008-02-13T22:52:44.158+02:00</updated><title type='text'>doğum günü</title><content type='html'>Barmene bir bira daha istediğimi söyledim ve yanımdaki eski dostuma anlatmaya devam ettim :&lt;br /&gt;- Bira bardağımı yerküre için kaldırıyorum, dedim.&lt;br /&gt;Eski dostum şaşırdı haliyle.&lt;br /&gt;- Ben manchester united'a içiyorum, dedi.&lt;br /&gt;- Nerden çıktı manchester united, neden içiyosun ona?&lt;br /&gt;Bir yudum daha çekti birasından.&lt;br /&gt;- Dün son dakika golüyle yendiler aston villa'yı, ben de kaptım bahsi, dedi.&lt;br /&gt;Ben de çektim bir yudum. Tam sessizliğime dönecektim ki :&lt;br /&gt;- Sen niye yerküreye içiyosun ki?, dedi.&lt;br /&gt;- Aahh, sevgili dostum, seni buraya neden çağırdığımı sanıyorsun? Kendimce bir kutlama yapıyorum. Yerküre bugun benim doğumumdan itibaren Güneş'in çevresinde yirmisekizinci turunu başarıyla tamamladı. Bugün benim doğum günüm.&lt;br /&gt;- Heyy, kutlarım seni, dedi. Mutlu yıllar!&lt;br /&gt;- Dostum beni değil, yerküreyi kutlamalısın, turu atan o, dedim.&lt;br /&gt;- Saçmalama, sen de hak ettin bir tebriği. Yerküre turu bitirdiğinde hala ayakta olduğun için.&lt;br /&gt;- Hımmm, evet, haklısın galiba, dedim.&lt;br /&gt;Sustum, o da sustu. Her insan şampiyondu hayat yarışında, kimi hızlı koşularda, kimi yavaşında.&lt;br /&gt;- Müsaade edersen simdi kendimi müziğe bırakmak isterim, dedim.&lt;br /&gt;- Tabii, dedi. Ben bir tane de Deportivo'ya içeceğim.&lt;br /&gt;Acıklı acıklı baktım sevgili dostuma. Barmene bir bira daha istediğimi söyledim ve döndüm yüzümü hüzünlü ezgiler çalan sahnedeki gruba.&lt;br /&gt;Kadıköy'deydim, son zamanlarda sıklıkla gittiğim ve blues çalan bir mekandaydım. Bir bar taburesi üzerinde oturuyordum. Doğum günümdü. Babamın öldüğü yaşta değildim henüz. Yanımda eski dostum yalnızlığım vardı. Ne vakit arasam gelirdi, vefalıydı. Bugün de oldukça keyifli görünüyordu. Bense `blues every night` diyerek gruba eşlik ederken, ölmeden önce yapılacaklar listeme mardi gras festivali icin New Orleans ziyaretini ekliyordum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31421665-8609784957999953647?l=ahmetatacan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/feeds/8609784957999953647/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31421665&amp;postID=8609784957999953647' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/8609784957999953647'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/8609784957999953647'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/2008/02/barmene-bir-bira-daha-istediimi-syledim.html' title='doğum günü'/><author><name>Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17388029906841018101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SQq2HkQQAiI/AAAAAAAAABQ/r_MFti2Czz4/S220/STP60868.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31421665.post-5111943113215101293</id><published>2007-10-26T08:38:00.000+03:00</published><updated>2007-10-26T08:40:22.386+03:00</updated><title type='text'>drive your way</title><content type='html'>İki yıldan fazla süredir Hyundai için çalışıyordum. İzmit’teki fabrikasında. Bugün itibariyle bu işimden ayrılıyorum ve başka denizlere yelken açıyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki yılın hatırı sayılır bir zaman olduğunu varsayarak buradaki çalışma ortamı ile fikirlerimi belirtmek isterim. Üretim tecrübeniz yoksa ve kariyerinizi üretim alanında bir yol çizmek istiyorsanız Hyundai sizin için biçilmiş kaftan. Üretim işletmelerinde yaşanan sorunları, onları çözüm yollarını çok kısa bir sürede öğrenebilirsiniz. Bir işletmede yaşanan hemen hemen her türlü sorun/olay ile bu iki yıllık sürede karşılaştım. Fabrikada yangın çıkmasından tutun da yeni model lansmanına kadar geniş bir yelpazedeki olayları da bire bir yaşadım. Haliyle burada geçirdiğim iki yıl için oldukça memnunum. Ancak bu kadar. Yeterli tecrübeyi kazanıp da çalışmaya devam ettiğinizde çekilmez bir yer oluyor burası. Rotasyon hiç yapılmadığından ve artık işlerin rutine girmesiyle iş tatmininiz yerlerde sürünmeye başlıyor. Tecrübenize ekleyecek yeni şeyler bulamıyorsunuz. Haliyle, yeni bir çıkış yolu arıyor ve yeni bir işe dalmaya karar veriyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hyundai ile çalışmak isteyen yakınlarınız varsa tavsiye edebilirsiniz. Tabii ki tecrübesiz olması ve üç yıldan fazla çalışmaması şartıyla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka denizlere açtığım yelkenin beni istediğim yere götürmesi umuduyla...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31421665-5111943113215101293?l=ahmetatacan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/feeds/5111943113215101293/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31421665&amp;postID=5111943113215101293' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/5111943113215101293'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/5111943113215101293'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/2007/10/drive-your-way.html' title='drive your way'/><author><name>Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17388029906841018101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SQq2HkQQAiI/AAAAAAAAABQ/r_MFti2Czz4/S220/STP60868.JPG'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31421665.post-7314440119866058019</id><published>2007-09-26T11:05:00.000+03:00</published><updated>2007-09-26T11:07:51.541+03:00</updated><title type='text'>gözlük</title><content type='html'>Doktorları kendime yakın bulurum. En yakınlarımın arasında hatırı sayılacak kadar doktor bulunması bunun bir sebebi olabilir. Pek çekinmem onlardan. Buna rağmen çok fazla alışverişim de olmaz onlarla. Sıklıkla hasta olan birisi değilimdir. En önemli rahatsızlığım beş sene önce yaşadığım pnömotoraks. Hem de spontane olanından. Spontan pnömotoraks olduğum dönem kişisel tarihimde önemli bir yer tutar. Bir kilometre taşı gibidir. O zaman yaşadıklarımı detaylı olarak yazıp kayda geçirmeyi hep istemişimdir. Ama o dönemki ruhumu tam anlamıyla yansıtamayacağımı düşünerek bir türlü gayrete gelemedim o konuda. Ancak elbette bir gün yazacağım onları. Pnömotoraks olduktan sonraki beş yıl içinde iki kez doktorlarla ticari ilişki içinde oldum. Birincisi askerden geldikten sonrasıydı. Ayaklarımda mantar vardı. Çok fazla iz bırakmadı bu ilişki bende. İkincisi ise bırakacak gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçenlerde kaşındım, göz kızarıklığı şikayetiyle doktora görünmek istedim. Aldım randevuyu vardım hastaneye. Beni bekliyorlarmış zaten. Doktor hanım bana bir sürü sorular sordu, hepsini cevapladım, röntgen çekti, tansiyon ölçtürdü, bir sürü ıvır zıvıra baktırdı, sonra yine sorular sordu, ben yine dürüstçe cevapladım. En sonunda yoruldu, reçete yazmaya koyuldu. İki tane damla yazdı. Nasıl kullanacağımı açıkladı. Buraya kadarki gelişmeler beklediğim gibiydi zaten. Sürpriz birazdan çıktı ortaya. Bir reçete daha çıktı masaya. İki rakam yazıldı iki yanına, altına da dereceler. “Bu da gözlük” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aksesuarları pek sevmem. Saat bile kullanmam. Şimdi gözlük mü takacaktım? Kartal gözü gibi gözlerim vardı. Övünürdüm. Demek bozulmuş. Kendimi çok kötü hissettim. Sevgili dostum erman the örm’ün diş tellerini taktığı dönem geldi aklıma. Morali çok bozuktu. Ağzını bıçak açmıyordu. Bir hafta sürdü bu. Sonrasında sıkıştırdık ermanı emreyle. Söyledi. Diş teli takması lazımmış. Güldük. Dalga geçtik. “olum ne güzel aksesuar işte” dedik. “Havan olur” dedik. “Bak bir sürü insan gözlük takıyor, sen tel takacaksın çok mu” dedik, “üstelik seneye çıkaracaksın sen, onlar sürekli takacak” dedik. Moral verdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulan biliyorum ermana dediklerimiz şimdi benim için de geçerli. Ne var yani azıcık gözümüz bozulduysa, üstelik nokta yirmibeş numara. Takarsın gözlüğü, biter iş. Herkes takmıyor mu? Ne diye bozuluyorsun, di mi? Evet haklıyım, biliyorum haklıyım. Ama o sözleri ermana biz demiştik. Şimdi ise bu sözleri kendime kendim söylüyorum. Sorun da bu aslında! Görüyorum.&lt;br /&gt;Çok yalnızım be masa!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31421665-7314440119866058019?l=ahmetatacan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/feeds/7314440119866058019/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31421665&amp;postID=7314440119866058019' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/7314440119866058019'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/7314440119866058019'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/2007/09/gzlk.html' title='gözlük'/><author><name>Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17388029906841018101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SQq2HkQQAiI/AAAAAAAAABQ/r_MFti2Czz4/S220/STP60868.JPG'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31421665.post-8474703030857831776</id><published>2007-09-07T15:45:00.000+03:00</published><updated>2007-09-08T14:27:52.983+03:00</updated><title type='text'>daha gencim</title><content type='html'>&lt;a href="http://bp0.blogger.com/_uvftxDCEymw/RuKHK7wl-6I/AAAAAAAAAA8/xq0egLqQNgA/s1600-h/%EA%B8%80%EA%B5%90%EC%A3%BC%EB%A7%90%EC%B2%B4%ED%97%98+053.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://bp0.blogger.com/_uvftxDCEymw/RuKHK7wl-6I/AAAAAAAAAA8/xq0egLqQNgA/s320/%EA%B8%80%EA%B5%90%EC%A3%BC%EB%A7%90%EC%B2%B4%ED%97%98+053.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5107793549301513122" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Yürümeyi oldum olası severim. Vakti zamanında Taksim’den kalkıp Sultanahmet’e yürüdüğümü, oradan geri dönüp karaköy kabataş beşiktaş ortaköy kuruceşme bebek rumelihisarı baltalimanı güzergahını kullanarak boğazın batı yakasının neredeyse tüm sahil şeridini katettiğim de olmustur. Sonrasında "ulan geceyi burda mi geçirsem?" diye iç gecirsem de durakta gördüğüm bir otobüs yardımıma koşmuştu da beni Taksim’e geri getirivermişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Simdilerde ise işin içine biraz daha doğa katıyorum. Yalova yaylalarında, abant ormanlarında, bolu dağlarinda, marmara adalarında, trakya kırlarinda kendimi parkura bırakıp saatlerce yuruyorum. Arada benzin niyetine sucuk ekmek alıyorum. Bir de akşamlari eve dönerken bilerek ve isteyerek iki durak önce iniyorum ki şöyle siz deyin on, ben fazla diyeyim onbeş dakika yürüyorum. Yürürken de ara sokakları tercih ederim. Ki, sokağın sesini duyayım. Bu sokaklarda oyun oynayan çocuklar, köşede oturup sigara içen genç delikanlılar, evde yemek pişerken sokakta onu bunu çekiştirmeyi seçen ev hanımları falan olur. Böyle sokakları severim. Gün boyu ofiste çalışıp da kendimi akvaryumda yalnız balık gibi hissettiğimden böyle sokaklar dışarıda da bir hayatın olduğunu ve benim de onun bir parcası olduğumu hatırlatır. Hayata tutamak arayan benim için bu sokaklar pek önemlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen gün yine bu sokakların birinde yakan top oynayan çocuklar vardı. Tüm sokağı kendilerine oyun alanı yaptıklarından geçerken oyunlarını bozacaktım. Ben geçerken aralarından haylaz bir çocuk "durun, adam gecsin" dedi. O sözü duymamla dengemi kaybedip neredeyse düşüyordum. Çocukluğum geldi aklıma, ilk gençlik yıllarım, ilk aşkım, üniversite falan. Hala genç ve diri hissediyordum kendimi. Ama bu çocuk beni "adam" yapmıştı. İcim burkulmustu. Yaşlanmış mıydım şimdi ben? Adam mı olmuştum. Bu çocuklar oyunlarına almayacak mıydı beni? Otobüste bana yer de verirlerdi yakında. Vay anasını, gençlik de uçup gitmiş miydi? Ve benim haberim bile olmamış mıydı? Böylesine zalim miydi hayat, soğuk muydu, hain miydi, acımasız mı?&lt;br /&gt;Oylesi kalmıştım, yürüyemiyordum iste. Belki saatlerce kalacaktım orada ki, oyundaki küçük kızlardan biri yardımıma koştu, "o adam değil ki, abi o" dedi. Tanrim! Damarlarıma tekrardan kan dolmaya, hücrelerime yürümeye başladı. Vücudum tekrardan ısındı, döndüm bir bakış attım küçük kıza, başımı sallayaraktan bir de teşekkür gönderdim. O ise bilgiçce arkadaşına laf yetiştiriyordu. "Adam diye yaşlılara denir" dedi. Ohhh. Adımımı attım nihayet. Yüzüme jack nicholson'unkine benzer hınzırca bir gülüş yerleştirdim. Yoluma devam ettim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31421665-8474703030857831776?l=ahmetatacan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/feeds/8474703030857831776/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31421665&amp;postID=8474703030857831776' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/8474703030857831776'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/8474703030857831776'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/2007/09/daha-adam-olmadm.html' title='daha gencim'/><author><name>Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17388029906841018101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SQq2HkQQAiI/AAAAAAAAABQ/r_MFti2Czz4/S220/STP60868.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp0.blogger.com/_uvftxDCEymw/RuKHK7wl-6I/AAAAAAAAAA8/xq0egLqQNgA/s72-c/%EA%B8%80%EA%B5%90%EC%A3%BC%EB%A7%90%EC%B2%B4%ED%97%98+053.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31421665.post-5588794943255217561</id><published>2007-09-05T23:43:00.000+03:00</published><updated>2007-09-06T00:03:08.377+03:00</updated><title type='text'>edirne</title><content type='html'>&lt;a href="http://bp2.blogger.com/_uvftxDCEymw/Rt8ZcLwl-5I/AAAAAAAAAA0/8dXne13N--g/s1600-h/Selimiye_camii.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://bp2.blogger.com/_uvftxDCEymw/Rt8ZcLwl-5I/AAAAAAAAAA0/8dXne13N--g/s320/Selimiye_camii.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5106828474445069202" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Hava az bulutlu, hafif serin. Yolda gurbetçi arabalarından başka araç bulunmuyor. Ben ise eski mi eski bir dostum ile birlikte son sürat arabamızda ilerliyorum. Etrafta çatlamış toprakların üzerinde geniş mi geniş ayçiçeğii tarlalari var. Aracın penceresini hafiften açıp, birer sigara yakıyoruz. Vazgeçemediğimiz hüzünlerden bahsediyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok gecmeden edirne şehrine giriyoruz. Edirne enteresan bir şehir. Şehrin ortasında selimiye camii var. Yaninda durup camiiye şöyle bir dışarıdan bakiıoruz. `Maşallah` diyoruz, `adam yapmış be`. Camii ile ilgili yorumlarımız bu sözlerin ötesine geçmedigi gibi, içeri girip gezme ihtiyacı da duymuyoruz. Cünkü vaktimiz dar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sehir bu camii merkeze alıp cevresine kurulmuş. Bu haliyle paris`i andiriyor. O da eyfelin etrafına kurulmuş, yani öyle diyorlar. Ben görmedim ama sevgili dostum erman the örm görmüştü, ama bizi hiç bilgilendirmemişti. Bu vesileyle kendisini kınıyorum. Şöyle kısa bir sehir turu yapıyoruz. Tabii ki gözlerimiz yeni bir şehre ilk kez gelen her genç erkeğin yaptuğı gibi şehrin kızlarına takılıyor. `Buranın kızları nasıl acaba` diye bakıyoruz da, `maşallah diyoruz. Çoğunluğu türk hatun standartlarından daha uzun boylu olmakla birikte slav ırkı gibi sarışın ve kumrallara rastlıyoruz. Aralarında esmer bulmak mümkün değil. Şehrin erkekleri de böyle olduklarından bizim gibi esmer mi esmer gençlere bu şehirde potansiyel taleplerin yüksek olduğunu gözlüyoruz. Zaten gördüğümüz hatunların hemen hepsi ile kesişiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dogru trakya üniversitesine gidiyoruz, gidip kampüsü gorelim, ögrencileri görelim ve şehri ziyaretimizin sebebi olarak kan verelim istiyoruz. Kampüse girmemiz cok kolay. Odtüdeki gibi kastırık giriş görevlileri yok. Gezmek istiyoruz dediğimizde içeri buyur ediyorlar. Kampüs beklediğimiz gibi yeşil mi yeşil. Yerleşim düzenli mi düzenli. Odtü gibi genis ormanlıklara ve çeşitli sosyal binalara sahip olmasa da şirin görünüyor gözümüze. Lakin yaz sonu olduğundan heralde etrafta çok fazla öğrenci göremiyoruz. Biz de işimizi halledip "o zaman gidelim abijim" diyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine vakit darlığından kırkpınar çayırına ve meriç kıyısına uğramadan şehirden ayrılıp rotamızı lüleburgaz olarak belirliyoruz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31421665-5588794943255217561?l=ahmetatacan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/feeds/5588794943255217561/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31421665&amp;postID=5588794943255217561' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/5588794943255217561'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/5588794943255217561'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/2007/09/edirne.html' title='edirne'/><author><name>Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17388029906841018101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SQq2HkQQAiI/AAAAAAAAABQ/r_MFti2Czz4/S220/STP60868.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp2.blogger.com/_uvftxDCEymw/Rt8ZcLwl-5I/AAAAAAAAAA0/8dXne13N--g/s72-c/Selimiye_camii.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31421665.post-5666324250826978630</id><published>2007-09-01T13:12:00.000+03:00</published><updated>2007-09-08T14:34:32.416+03:00</updated><title type='text'>Daldan Bir Kuş Daha Uçtu</title><content type='html'>&lt;a href="http://bp2.blogger.com/_uvftxDCEymw/Rtk86rwl-3I/AAAAAAAAAAk/l8-nc1TvMWA/s1600-h/P1010104.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://bp2.blogger.com/_uvftxDCEymw/Rtk86rwl-3I/AAAAAAAAAAk/l8-nc1TvMWA/s320/P1010104.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5105178631477787506" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Tam on iki yıl önce hayat kümelerimizin kesişimlerinin boş küme olmadığını anladığım sevgili dostum emre the taze damat'in düğün merasimi sebebiyle geçen hafta sonunda antakya'daydım. Daha bir kaç saat önce antakya seyahatimden döndüm. Yorgunum ancak sıcağı sıcağına yazmak istiyorum. İşbu mail bu sebepten yazılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun ve yorucu bir yolculuğun ardından cumartesi sabahı antakyaya ulaştım. Benden evvel oraya ulaşan mehtap serkan çifti ile buluştum. Önce kahvaltı yapalım dedik, yaptık. Sonra eşyalarımızı bırakalım dedik, kalacağımız yere bıraktık. Sonra şu müzeyi görelim dedik. Gördük. Daha önce bir çok kez gezmiş olduğum için tur rehberliğini de ben yaptım. Sonra harbiyeye gidelim, dedik. Gittik. Şelaleyi görelim dedik. Gördük. Yemek yiyelim dedik. Yedik. Sonra "ulan düğün var, biz turist modunyayız, yürüyün düğüne" dedik. Yürüdük.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelin ve damadın yakın dostu olarak, üstelik genç, yakışıklı, kendine güvenen ve bekar biri olarak tüm gözlerin üzerimde olacağı aşikardı. Genç kızlar beni kesip kesip duracaklardı. Hazırlıklıydım buna. Yine de şıklık yarışında damadın önünde yer almak istemememden dolayı çok fazla ön plana çıkmak istemedim. Traş oldum, merter malı pantolonumun üzerine bahariye malı gömleğimi geçirdim. Kravatım yoktu, yolda alırım diye düşündüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bastık yola çıktık. Damadin evine vardık. Geçen yıl sevgili dostum serkan the bayat damat'ın düğününde olduğu gibi davul ve zurnacıyla ilgilenme görevi tecrübemden dolayı bana verildi. "Abi davulu ben çalarım, zurnayı da serkan üflesin" önerim kabul görmeyince davul ve zurnacılarla yola çıktık. Vardık gelin evine. Gelin evine gelince önce etrafı bir kolaçan ettim. Genç kızların yoğun olduğu bir bölüme varıp davulcuya "vur davula dayı" dedim. Eğlence başladı. Az sonra damat tarafı da geldi. Ortalık hareketlendi. Gelini almaya vardık. Sitenin genç delikanlıları "vermeyiz" dediler. "Vermezseniz kaçırırız" dedim. Dönüp bakma nezaketini bile göstermediler. "Dağıtırım lan burayı" dedim, ııh, herifler muhatap almadılar beni. Ben de sustum. Neyse ki, emre halletti olayı, yoksa evi ateşe vermenin planını neredeyse yapmıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aldık gelini, çıktık tura. Orası senin burası benim, konvoy halinde turladık antakyayı. Sevgili serkan the sarıhan, yaramaz bir çocuk gibi konvoyun bir önünde bir ardındaydı. "Adam gibi dur lan sıranda, konvoyu bozma" diye uyardım. En arkaya geçtik. Konvoyu takip ettik. Ama bu da çok sıkıcı geldi bize, "git lan ne yaparsan yap" dedim, sevindi, tekrar öne geçti, aralara girdi filan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konvoydan ayrıldık, "künefe molası" verdik. Sonra da artık düğün vaktidir deyip, düğün mkanına vardık. Sağolsunlar havuz başında masamızı ayırmışlar. Pisti de görüyor. Sınırsız yemek var. Sınırsız içki var. Ohhh. Etrafta "o kız" da var. Gözümü alamıyorum zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yemeğimizi yedik, içkilerimizi içtik. Müzik başlayınca da kendimizi piste attık. Arada içki molası verdik. Diğer tüm zamanlar dansa devam ettik. Masalar toplanmaya başladığında vakit gece yarısını geçmişti. Yorulmuştuk. Keyifliydik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra gelini aldık, damadı aldık. Otele götürdük. Odalarına kadar bıraktık. Sonra öpüştük, ayrıldık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili dostum emre the taz damat ile aysel the taze gelin pek keyifliydi. Yüzlerinden mutluluk saçılıyordu. Birbirlerine pek de yakışıyorlardı. "Maşallah" diyorum ve yeniden tebrik ediyorum, gözlerinizden öpüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Dostlarim!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daldan bir kuş daha uçtu. Daldaki kuş sayısı gittikçe azalıyor. Varsın azalsın, böyle keyifli günler göreyim de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düğün öncesi resimleri için&lt;br /&gt;http://www.flickr.com/photos/86399250@N00/&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31421665-5666324250826978630?l=ahmetatacan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/feeds/5666324250826978630/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31421665&amp;postID=5666324250826978630' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/5666324250826978630'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/5666324250826978630'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/2007/09/tam-on-iki-yl-nce-hayat-kmelerimizin.html' title='Daldan Bir Kuş Daha Uçtu'/><author><name>Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17388029906841018101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SQq2HkQQAiI/AAAAAAAAABQ/r_MFti2Czz4/S220/STP60868.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp2.blogger.com/_uvftxDCEymw/Rtk86rwl-3I/AAAAAAAAAAk/l8-nc1TvMWA/s72-c/P1010104.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31421665.post-4872911176902756615</id><published>2007-05-18T13:38:00.000+03:00</published><updated>2007-05-18T13:56:39.350+03:00</updated><title type='text'>onyedimayıs</title><content type='html'>&lt;a href="http://bp0.blogger.com/_uvftxDCEymw/Rk2GSCll_jI/AAAAAAAAAAc/Z2Y8rpZcXeM/s1600-h/kapak1.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://bp0.blogger.com/_uvftxDCEymw/Rk2GSCll_jI/AAAAAAAAAAc/Z2Y8rpZcXeM/s320/kapak1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5065852800351993394" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Dün aksam futbol açısından son derece doyurucu bir maç izledim. Uefa kupası finalinde iki ispanyol ekibi karşılaştı. Endülüs'ün Sevilla'sı ile Katalan'ın Espanyol'u kupayı kaldırmak için oynadılar. İki takım da günümüz futbolunun gereklerini yerine getirdiler. Pozitif futbollariyla “iste abijim benim sevdiğim oyun, futbol bu” dedirttiler. Penaltılarla kazanan taraf geçen sene de bu kupayi kazanan Sevilla oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oldu da beni de bir hüzünlendirdi. Bundan tam yedi yıl once ikibin yılının mayısının onyedisinde kopenhag’da biricik takımım galatasaray the canım benim’in arsenal the gunners’la olan dişe diş, kora kora, kiran kirana mücadelesini hatırladım. Arif the erdem’in ilk yarının sonlarında kaleci seamanla karsi karsıyayken sol ayağıyla attığı şutun direğin dibinden dışarı çıkmasını hatırladim. Heyecanımı, kalbimin küt küt atışını tekrar duydum. Sonra ikinci yarının başında hakan şükür the kral’ın şutunun direge vurmasının ardından yere düştüğümü gördüm. Hemen sonrasında keown'un kale sahasının hemen içinden topu üstten dışarı çıkardığında kalbimin nasıl durdugunu... Uzatmalara kalan macta hakemin hagi the on’a kırmızı kart çıkarttığındaki sinirimi... bülent korkmaz the büyük kaptan'ın çıkan kolunu sardırıp maça devam etmesini... Sonrasında thierry henry’nin iki metreden yaptığı kafa vuruşuna taffarelin yılın kuratarışını yapmasını... bunu gören sevgili hayri the ayıcık’ın “abijim allah yazmış, kupa galatasaray’ın” demesini... benim artik heyecandan yutkunamadan ‘inşallah’ dememi... uzatmaların son beş dakikasında, üstelik on kişi olmasına rağmen fatih terim the imparator’un takımına ‘ileri çıkın, bastırın’ demesini... maçın penaltılara kalmasını... ilk penaltıyı ergün the buz adam’in sakince ağlara göndermesini... son penaltıya popescu giderken spiker gibi “hadi olum, haydi ooluumm” dememi... Popescunun topu sağ köşeye yerden zımba gibi yapıştırmasını... Birden sinirlerimin boşalmasini... Ağlamami... Odtü stadyumunu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün gibi hatırladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün onyedi mayıs. Büyük günün yıldönümü. Unutmadım, unutturmadım..&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31421665-4872911176902756615?l=ahmetatacan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/feeds/4872911176902756615/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31421665&amp;postID=4872911176902756615' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/4872911176902756615'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/4872911176902756615'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/2007/05/onyedimays.html' title='onyedimayıs'/><author><name>Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17388029906841018101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SQq2HkQQAiI/AAAAAAAAABQ/r_MFti2Czz4/S220/STP60868.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp0.blogger.com/_uvftxDCEymw/Rk2GSCll_jI/AAAAAAAAAAc/Z2Y8rpZcXeM/s72-c/kapak1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31421665.post-208661954546937443</id><published>2007-04-28T23:09:00.000+03:00</published><updated>2007-04-28T23:14:31.380+03:00</updated><title type='text'>ada</title><content type='html'>&lt;a href="http://bp2.blogger.com/_uvftxDCEymw/RjOrFLlNH2I/AAAAAAAAAAU/a7tt24urkmo/s1600-h/100_1126.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://bp2.blogger.com/_uvftxDCEymw/RjOrFLlNH2I/AAAAAAAAAAU/a7tt24urkmo/s320/100_1126.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5058574911963733858" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Hava acik mi acik. Gunesli. Bahar basbayagi gelivermis. Ben de zaten malesef sevgili dostum kemal the playboy gibi “always busy” degilim, hafiften bos gezenin bos kalfasiyim ya, attim kendimi disari haliyle. “Gelmis bahar aylari, gevsemis gonul yaylari” modundayim. Kendimi daga bayira, cayira cimene, tasa topraga vurasim var. Dedim ki kendime, “yuru be ahmedim, ne durursun karada, haydi oglum adaya”. Aninda bostanci iskelesinde buldum kendimi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ohhh, bir de meltem esmekte ki denizden, soyle hafifinden. Keyif ki ne keyif. Atladim ada vapuruna. Vardim buyukadaya. Bir de ne goreyim? Duyan gelmis sanki, oyle bir kalabalik. Kalabaliklardan pek kazzetmesem de bu durum o anda keyfimi bozamazdi. Neseliydim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Once bisikletciye gidip kulusturunden kiraladim bir tane. Sonra da markete kostum. Bir somun ekmek aldim, bir de ucuzundan ates kirmizisi sarap. Atladim bisiklete ve kactim kalabaliktan. Adanin bildigim ucra koselerinden birine gittim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kavak agaclarinin arasinda karsima heybeliadayi, arkasina kasikci adasini yerlestirdim. Etrafta kimsecikler yoktu. Uzaktan fayton tikirtilari, yakindan kus civiltilari geliyordu. Kavak agacinin golgesi de pek bir srin olur. Actim sarabimdan, kopardim ates damlasindan bir sokum. Aman heyhat!! Boyle de keyif olur muymus be! Bir yaninda somun ekmek, bir yaninda kizilca sarap, onunde marmara, sirtinda kavak agaci olunca pek de cekilir oluyormus be hayat!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de siir mirildandim belli belirsiz. Hemen sagimda kucuk bir kertenkelenin kucuk kuyrugunu kopardim. Sonra ozur diledim kertenkeleden. “Nasil olsa yenisini cikarirsin sen” diye teselli de ettim. Kacti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keyfimi bozmadim. Yukarida, tepenin zirvesindeki kilisede ayin baslamisti. Uzaktan ilahiler duyuluyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Koca bir yudum daha aldim sarabimdan, bir buyuk parca da ekmek yuttum. Onumde heybeli, arkasinda kasikci adasi ve sirtim kavak agacinda. Mutluydum.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31421665-208661954546937443?l=ahmetatacan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/feeds/208661954546937443/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31421665&amp;postID=208661954546937443' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/208661954546937443'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/208661954546937443'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/2007/04/ada.html' title='ada'/><author><name>Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17388029906841018101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SQq2HkQQAiI/AAAAAAAAABQ/r_MFti2Czz4/S220/STP60868.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp2.blogger.com/_uvftxDCEymw/RjOrFLlNH2I/AAAAAAAAAAU/a7tt24urkmo/s72-c/100_1126.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31421665.post-5776802248329205196</id><published>2007-04-27T21:23:00.000+03:00</published><updated>2007-04-27T21:31:53.410+03:00</updated><title type='text'>sami yen</title><content type='html'>&lt;a href="http://bp2.blogger.com/_uvftxDCEymw/RjJBTblNH1I/AAAAAAAAAAM/xVJqMT2ez-c/s1600-h/100_1096.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://bp2.blogger.com/_uvftxDCEymw/RjJBTblNH1I/AAAAAAAAAAM/xVJqMT2ez-c/s320/100_1096.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5058177133567614802" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Heyecanlıydık, icimiz kipir kipirdi. Hava biraz serin gibiydi ama icimizdeki ates isitiyordu bizi. Nasil heyecanli olmayalim ki, tam kirk iki gun sonra bulusacaktik sevdicekle. Sari kirmizi parcali renkleri samiyenin yesil cimleriyle gormeyi ozlemistik. Neler olmamisti ki kirk iki gunde? Sampiyonluk yarisinin disinda kalmistik, kupadan elenmistik, sampiyonlar liginin uzaginda kalmistik, takim istikrarsiz, teknik kadro guvensiz, yonetim basiretsizdi. Ama gecmiste onca yasattiklari icin yalniz birakmaz olmazdi, birakamazdik, birakmadik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“oooo kral hakan sukur / seni cekemeyen / butun ibnelerin / suratina tukur” ile basladik takimi kucaklamaya. Efsane kadronun son buyuk topcusunu ugurlamaya hazirlanmiyor muyduk? Vermeyecek miydik destegimizi? Kral her zamanki duygusal mutevaziligi ile geldi, tribunleri selamladi, alkisi aldi. Rakip taraftar da cagirdi kendisiini, bir alkis da onlara gonderdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra takimin geri kalanini agirladik tribun onunde. Yonetime mesajlar gonderdik. Araya bir iki fener tezahurati aldik. “ayva cicek acmis / yaz mi gelecek / fener samiyen’e / nasil gelecek?” dedik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mac basladi, zik gibi oynuyoruz. Sagda cihan, solda orhan kalbimizi siniyor. Golu de yedik, geriye dustuk. Ama keyfimizi bozmadik. Tezahuratlarla saldirdik rakip kaleye, yari bitmeden atiik golu, bir bir devreye gittik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ikinci yarida takima rakibin sol kanadinin zayif oldugunu anlattim. Ayhana ara ara sol kanadi birakip sagdan bindirmelerde sabriye yardimci olmasini, mehmet topala da ayhan yerini kaybettiginde sola yanasmasini, inamotoya da topu surekli rakibin soluna tasimasini tembih ettim. Sonra puromu yaktim, tribundeki yerime ciktim. Sonuc harikaydi, ikinci yarinin bes dakikasinda iki gol bulduk, boylece bizim de fenere kufur edecek bol bol vaktimiz kaldi. Once aziz yildirima kufrettik, sonra fener operasini seslendirdik. Mactan da “ciktim tasim ustune / actim bacaklarimi / altimdan gecen fener / yesin tasaklarimi / al bunu alamaz misin / sen ne bicim delikanlisin” tezahuratlariyla ayrildik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hava serindi, icimiz sicak. Keyifliydik.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31421665-5776802248329205196?l=ahmetatacan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/feeds/5776802248329205196/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31421665&amp;postID=5776802248329205196' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/5776802248329205196'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/5776802248329205196'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/2007/04/sami-yen.html' title='sami yen'/><author><name>Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17388029906841018101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SQq2HkQQAiI/AAAAAAAAABQ/r_MFti2Czz4/S220/STP60868.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp2.blogger.com/_uvftxDCEymw/RjJBTblNH1I/AAAAAAAAAAM/xVJqMT2ez-c/s72-c/100_1096.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31421665.post-115960535977940710</id><published>2006-09-30T11:32:00.000+03:00</published><updated>2006-09-30T15:37:02.413+03:00</updated><title type='text'>ışık ve sevgiyle</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/1650/3400/1600/Duyuru_2006_Konser.0.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://photos1.blogger.com/blogger/1650/3400/320/Duyuru_2006_Konser.0.jpg" border="0" alt="" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Ölmeden önce yapılacaklar listemden bir kalemin üstünü çizdim dün gece.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konserin başlamasına iki saat kalmıştı ve iki gündür İstanbul’a yaramaz bir çocuk edasında aralıklarla yağan yağmur şiddetini artırmış görünüyordu. Ben ise yağan yağmura pek aldırmıyordum. İçimden bir ses “şu yağmur birazdan kesilecek, hava açılacak” diyordu. Beni endişelendiren iki olasılık vardı. İlki geçirdiği metamorfoz ile bambaşka denizlere yelken açmış görünen ilhan the irem’in bildiğimiz, özlediğimiz, ağladığımız şarkılarına çok yer vermemesi olasılığıydı, ikincisi ise canlı performansına ilk kez şahit olacağım bu adamın on yılı aşkın bir süre sonra vereceği bu ilk konserde kadife sesini kaybetmiş olması olasılığı idi. “Yine de tüm bu olasılıklar gerçekleşmiş olsa bile bunca zaman bana yaşattıkları için kendisine şükran duymalıyım” diye kendimi avutup, endişelerimden arınmaya çalışırken yağmurun durduğunu fark ettim. İtiraf etmeliyim, bu durum heyecanımı biraz daha yükseltti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konserin başlamasına çeyrek saat kala harbiyeye gelmiştim. Yağmur dinmişti, üstelik hava da açmış gibiydi. Gece büyüye hazırdı adeta. Dışarıda maç kuyruğunu andıran bir kalabalık vardı. Üstadlarını bunca yıl aradan sonra görmek için can atan sevecenler koşuşmuşlardı sanki heyecanla. İçeriye girdiğimde ortalığı inceleme fırsatı buldum. Özenle hazırlanmış sapsade bir sahne, konseri haber veren “ayrılıkların da sonu var” ile “ışık ve sevgiyle” afişleri. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstadın uzun süredir ortalıkta pek ortada görünmemesi sebebiyle yeni neslin bu adamı tanımamış olmasını düşündüğümden orta yaş ve üstünün yoğun olduğu bir seyirci profili beklerken, memnuniyetle gördüm ki, ortalık genç insan doluydu. İlhan the irem’le geç tanışmış birisi olarak onları kıskandığımı söylemekten çekinmeyeceğim. Gençliğin de etkisiyle sevecenler çok ama çok heyecanlı ve sabırsız görünüyorlardı. Hayatımda ilk kez bir konserde şarkıcıyı onun şarkılarını hep bir ağızdan söyleyerek bekleyen seyircileri gördüm. Bunca senenin özlemini yaşıyor ve özlemin birazdan bitecek olmasını adeta kutluyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok geçmedi, ışıklar söndü, grup sevecen yerini aldı, ışık gösterileri ve sevecenlerin “ilhan” tezahüratları arasında nihayet sahneye çıktı. Tamamen siyah giyinmişti, üstelik daha sonra da “belki de bu kara gözlükleri gözyaşlarım görünmesin diye takıyorumdur kim bilir” diyeceği böylece kendi heyecanını da ele verip bizi de duygulandıracağı simsiyah güneş gözlükleri vardı. Sevecenlerin coşkun tezahüratları arasında açılış şarkısı “bir yıldız” ile başladı konser. Önce sesinde küçük bir titreme olduysa da (heyecanından olsa gerek), sonradan fark ettim ki, bu adamın özlediğimiz, hislendiğimiz sesi zerre değişmemiş, hala kadife sesli. Daha ilk şarkıda endişelerimden biri kayboluverdi boylece. Tüm sevecenler hemen eşlik etmeye başlamışlardı böylece. Sonradan görecektim ki, sevecenler tüm şarkılarda eşlik edeceklerdi üstada, hatta bazı şarkılarda (bkz : konuşamıyorum, anlasana, boş ver arkadaş) üstadın sesini bile bastıracaklardı. Ve hatta bu yüzden üstad, grup sevecen üyelerine dönerek “ben size demiştim vokaliste gerek yok diye” sevecenlerini bir daha onore edecekti. İkinci şarkı olarak da “sürgün gibi”nin çalmaya başlamasıyla bu konserde özlediğimiz şarkıları dinleyeceğimiz ortaya çıktı ve tüm endişelerimden arındım. Ondan sonrası konser benim için sarhoşluk tadını almaya başladı. Peşpeşe gelen “yazık oldu yarınlara”, “sevecen”, gemiler döner geriye”, “terazi”, “ben değilim” ile devam eden konserde duygu yoğunluğu “anlasana” ile zirveye çıktı ve o yoğunluk hep orada kaldı. Dört bin kişilik bir koro tüm şarkılara eşlik ediyor, her şarkıdan sonra sanki konser sonuymuş gibi çılgınca alkış yağmuruna tutuyorlardı ilhan'ı. Arada ilk ezberlediği şarkı olduğunu söylediği italyanca bir şarkı (“aphrodite’s child”ın coverlanmış hali) ile gecenin ilk sürprizini yaptı. Sonrasında yine bildik ses ve bildik sözleriyle devam eden konser izleyenleri mest etti, kendinden geçirdi. İlhan İrem veda ettiğinde çoğu kişi ilk kez saatlerine baktılar, ki iki saat su gibi geçmişti bile. Ama sevecenler öylesine susamışlardı ki üstada, ısrarla ama hayatımda gördüğüm en ısrarlı şekilde yine getirdiler sahneye ilhan'ı. Dinlenecek o kadar çok şarkı vardı ki... İlhan içimizi okumuş olsa gerek ki “daha söylenmesi gereken yüz yüzelli önemli şarkı daha var galiba” dedi. Adam haklıydı. İki saati aşkın bir süre aralıksız bizleri başka alemlere götürmüştü ve dinlememiz gereken şarkılarla bu konser sabaha kadar sürmeliydi. Konser öncesi deli gibi yağmur yağarken konser boyunca bir damla bile düşmemiş olmasına “hepimiz diledik ve yağmuru durdurduk” deyip “konuşamıyorum”u söylemeye başlayınca herkes ayakta bağıra çağıra söylemeye başladı. Nihayetinde semah gösterileri ve “ilhan” tezahüratları arasında konser sona erdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki saat boyunca kendimden geçmiş, tüylerim diken diken olmuş, irem bağından demet demet çiçekler koklamıştım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eve gittim, yine onun şarkılarını dinledim, “ölmeden önce yapılacaklar listem”i açtım, baştaki kalemin üstünü çizdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Işık ve sevgiyle.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31421665-115960535977940710?l=ahmetatacan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/feeds/115960535977940710/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31421665&amp;postID=115960535977940710' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/115960535977940710'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/115960535977940710'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/2006/09/k-ve-sevgiyle.html' title='ışık ve sevgiyle'/><author><name>Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17388029906841018101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SQq2HkQQAiI/AAAAAAAAABQ/r_MFti2Czz4/S220/STP60868.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31421665.post-115670897696146118</id><published>2006-08-27T22:49:00.000+03:00</published><updated>2006-08-27T23:02:56.973+03:00</updated><title type='text'>mozaik</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/1650/3400/1600/Resim%20038.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://photos1.blogger.com/blogger/1650/3400/320/Resim%20038.jpg" border="0" alt="" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/1650/3400/1600/Resim%20015.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://photos1.blogger.com/blogger/1650/3400/320/Resim%20015.jpg" border="0" alt="" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın en önemli ikinci mozaik müzesi olarak kabul edilen Antakya mozaik müzesi, müzecilik anlayışı olarak ne kadar gerilerde kaldığımızın ipuçlarını veriyor. Öncelikle müzede sergilenen eserlerin tanıtıldığı bir broşür yok. Mozaiklerin hemen yanında ayaklı küllükler bulunur. Bahçede bulunan mozaiklerin hemen önünde ise üzeri reklamlı banklar bulunur. Flaş kullanılması yasak olmasına rağmen herkes bol bol flaşlı fotoğraf çeker, bu sırada bir tane de olsa uyaran bir görevli bulunmaz. Mozaiklerin yanında kısa bilgi notları bulunur ama onlar da çok küçük yazılıdır, iyice yaklaşmak gerekir okumak için. Bu haliyle sergi organizasyonu son derece ilkeldir. Tez zamanda elden geçirilip hak ettiği gibi korunması gereklidir. Aksi halde “kaybedince değeri anlaşılanlar lisstesi”ne girmesi kaçınılmazdır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31421665-115670897696146118?l=ahmetatacan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/feeds/115670897696146118/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31421665&amp;postID=115670897696146118' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/115670897696146118'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/115670897696146118'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/2006/08/mozaik.html' title='mozaik'/><author><name>Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17388029906841018101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SQq2HkQQAiI/AAAAAAAAABQ/r_MFti2Czz4/S220/STP60868.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31421665.post-115660127122498142</id><published>2006-08-26T16:52:00.000+03:00</published><updated>2006-08-26T17:10:04.213+03:00</updated><title type='text'>paintball</title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/1650/3400/1600/HY.13.0.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://photos1.blogger.com/blogger/1650/3400/320/HY.13.0.jpg" border="0" alt="" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;resimdeki elemanın kendim olduğunu sanıyorum. haliyle üzerimdeki kamuflaj ve maskeden dolayı kim olduğunu çıkarıyorum ama "bu ben olsam gerek" diye bir iç sesim olduğundan öyle sanıyorum. paintball oynuyorum, size de bahsedeyim.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;özel dizayn edilmiş, gazlı paintball silahı&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt; kullanılarak oynanan, oyuncuların birbirini elemek için paintball kapsülü&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt; ile ateş ettikleri, adrenalini çok bol, gerçek ortamda oynanan&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt; savaş oyunu.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;iki takım halinde oynanır. takımın bir görevi vardır; bu görev rakip takımı tamamen elemek&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;, düşman bayrağını ele geçirmek&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;, bir rehineyi teröristlerin elinden kurtarmak ya da hayatta kalan son adam olmak olabilir. oyun sırasında oyuncuların paintball maskesi&lt;/span&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt; takması zorunludur. Ancak dikkat etmek gerekir ki, bu maskeler ter ve nefessizliğe yol açarak oyun sırasında size zor anlar yaşatabilir.ayrıca beş metre kuralı diye bir şey vardır. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;oyun paintball sahasında &lt;/span&gt;&lt;span style="color:#000000;"&gt;oynanır. paintball silahından çıkan kapsül oyuncuya çarptığında patlar ve oyuncu boyanır. boyanan oyuncu ölmüş sayılır ve elenir. maçlar onbeş dakikalık setler halinde oynanır ve en az iki hakem bulunur ki oyuncular çamur yapmasınlar.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;oyun sırasında oyuncuların paintball maskesi takması zorunludur. Ancak dikkat etmek gerekir ki, bu maskeler ter ve nefessizliğe yol açarak oyun sırasında size zor anlar yaşatabilir.ayrıca beş metre kuralı diye bir şey vardır. Oyuncuların birbirlerine beş metreden yakın mesafeden vurması yasaktır. Şahsen iki metreden göğsünden kapsülü yiyip iki hafta göğsünde morlukla yaşayıp, vietnam yarası diye övünen benim en sevdiğim kuraldır. nitekim, kapsüller yakın mesafeden sizi nefessiz bırakıp yere kapaklanmanıza neden olabilir.  böylece paintball sizin için "painball" olabilir.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31421665-115660127122498142?l=ahmetatacan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/feeds/115660127122498142/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31421665&amp;postID=115660127122498142' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/115660127122498142'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/115660127122498142'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/2006/08/paintball.html' title='paintball'/><author><name>Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17388029906841018101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SQq2HkQQAiI/AAAAAAAAABQ/r_MFti2Czz4/S220/STP60868.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31421665.post-115524125626062497</id><published>2006-08-10T23:14:00.000+03:00</published><updated>2006-08-10T23:26:09.070+03:00</updated><title type='text'>bardak</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://photos1.blogger.com/blogger/1650/3400/1600/P5200046.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" src="http://photos1.blogger.com/blogger/1650/3400/320/P5200046.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style=";font-family:Arial;font-size:85%;"  &gt;&lt;span lang="TR"&gt;Çay demek muhabbet demektir benim için. Çay çok içtiğim bir içecek değildir. Ancak denk geldiğinde içerim, o da en fazla bir bardak. Denk geldiğinde diyorum, denk gelmesi demek muhabbetin iyi olması demek.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style=";font-family:Arial;font-size:85%;"  &gt;&lt;span lang="TR"&gt;Yanda görülen fotoyu yanlış hatırlamıyorsam kadıköyden eminönüne geçerken vapuda çekmiştim. Karşımdaki çay bardağını öylesine resimledim. O an istemeyerek çektiğimbu fotoyu her geçen gün daha fazla sever oldum. Bir kere bardak, çay bardağı. Çay demek keyif demek, muhabbet demek benim için. İkincisi bardak boşalmış, yani muhabbet edilmiş, dostluk sürmüş. Üçüncüsü vapurdayız ve istanbulu en güzel seyredilen yerdeyiz.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;span style=";font-family:Arial;font-size:85%;"  &gt;&lt;span lang="TR"&gt;Velhasıl, bu fotoda çay bardağı tasvir edilmemiş, başka şeyler resmedilmiş. Bu vesileyle de “fotoraf sanat değildir, nasıl olsun” diyenleri de boş geçmeden anar, selam eder, gözlerinden öperim.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31421665-115524125626062497?l=ahmetatacan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/feeds/115524125626062497/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31421665&amp;postID=115524125626062497' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/115524125626062497'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/115524125626062497'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/2006/08/bardak.html' title='bardak'/><author><name>Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17388029906841018101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SQq2HkQQAiI/AAAAAAAAABQ/r_MFti2Czz4/S220/STP60868.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31421665.post-115384720380323006</id><published>2006-07-25T19:55:00.000+03:00</published><updated>2006-07-25T22:14:34.786+03:00</updated><title type='text'>yüzyirmibeşebir</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://photos1.blogger.com/blogger/1650/3400/1600/Resim%20002.1.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://photos1.blogger.com/blogger/1650/3400/320/Resim%20002.1.jpg" border="0" alt="" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;biz üç kişiydik:&lt;br /&gt;ahmet, erman ve emre&lt;br /&gt;üç deli kan, bir toprak!&lt;br /&gt;adımız dost diye yazılmıştı afişlere, posterlere&lt;br /&gt;bir sözlükler kıskanırdı&lt;br /&gt;bir de kardeşler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir elde sigara, bir elde bira,&lt;br /&gt;ve sırtımız birbirimize emanet...&lt;br /&gt;perge pubdaydık,&lt;br /&gt;çizgi filmlerde muazzez ersoy dublajı vardı&lt;br /&gt;lise çok uzaktaydı&lt;br /&gt;ve dokunuyordu yalnızlık&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gece yatakhane koridorlarında &lt;br /&gt;uzak anne kokusu&lt;br /&gt;yüzümüze gözümüze çarpardı&lt;br /&gt;birbirimize sinerdi sonra&lt;br /&gt;tüterdi buram buram&lt;br /&gt;birbirimize sarılırdık, &lt;br /&gt;hasretimiz dinerdi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sonra kaybettiğimiz o kokuyu&lt;br /&gt;yüzüncüyılda bulduk&lt;br /&gt;yüzyılda bir gelir derlerdi&lt;br /&gt;ekmeğimiz tekti, şarabımız da&lt;br /&gt;şair gibi içerdik &lt;br /&gt;ayışığını doldurup kadehlere&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bir ayrılık daha çattı peşinden&lt;br /&gt;bir şaka gibi...&lt;br /&gt;alışamıyordu zaman ama&lt;br /&gt;birazdan ortaya çıkacaktı erman sanki&lt;br /&gt;oturup bir sigara yakacaktı&lt;br /&gt;emre gelecekti yanına&lt;br /&gt;bir fırt da o alacaktı&lt;br /&gt;ahmet de belirecekti birden&lt;br /&gt;bir el verecekti&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;biz üç kişiydik&lt;br /&gt;yüzyirmibeşe birdik&lt;br /&gt;biz birdik…&lt;br /&gt;biz biriz...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31421665-115384720380323006?l=ahmetatacan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/feeds/115384720380323006/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31421665&amp;postID=115384720380323006' title='2 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/115384720380323006'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/115384720380323006'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/2006/07/yzyirmibeebir.html' title='yüzyirmibeşebir'/><author><name>Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17388029906841018101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SQq2HkQQAiI/AAAAAAAAABQ/r_MFti2Czz4/S220/STP60868.JPG'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-31421665.post-115360623426432083</id><published>2006-07-23T01:06:00.000+03:00</published><updated>2006-07-23T01:10:34.273+03:00</updated><title type='text'>istanbul</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://photos1.blogger.com/blogger/1650/3400/1600/P6180130.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0pt 10px 10px 0pt; float: left; cursor: pointer;" src="http://photos1.blogger.com/blogger/1650/3400/320/P6180130.jpg" alt="" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;"soyağaçları burada kök salıp, dal budak vermediği halde, ömürlerinin bir safhasında yolu bu şehre düşenler için epi topu iki seçenek vardı: istanbul'a ya bir şeylerden kaçarak varılır, ya da gün gelir, ondan kaçılırdı" (&lt;span style="font-style: italic;"&gt;bit palas&lt;/span&gt;, elif şafak)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/31421665-115360623426432083?l=ahmetatacan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/feeds/115360623426432083/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=31421665&amp;postID=115360623426432083' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/115360623426432083'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/31421665/posts/default/115360623426432083'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://ahmetatacan.blogspot.com/2006/07/istanbul.html' title='istanbul'/><author><name>Ahmet</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17388029906841018101</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_uvftxDCEymw/SQq2HkQQAiI/AAAAAAAAABQ/r_MFti2Czz4/S220/STP60868.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
